Kategori 'Dünya Kültürü' Category

AELİUS LAMPRİDİUS

Diocletianus zamanında yaşamış Latin tarihçilerinden biri olan Aelius Lampridius, daha sonraları Historia Augusta ismi altında toplanan imparator biyografilerinin altı yazarından biridir.

AELİUS SPARTİANUS

Diocletianus zamanında yaşamış bir Latin tarihçisi olan Aelius Spartianus, daha sonraları Historia Augusta ismi altında toplanan imparator biyografilerinin bazılarını yazdı. Ayrıca Aelius Spartianus, Hadrianus, Septimus Severus, Caracalla ve Geta’nın hayatını yazdı.

AFRİCANUS, SEXTUS IULİUS (M.S. 180 -250)

Hazırladığı evrensel kronolojiyle tanınan bir Hıristiyan tarihçi olan Africanus’un hayatı üzerine yeterli bilgi bulunmamaktadır. İmparator Severus Alexander’in koruması altına girdikten sonra, elçi olarak Roma’ya gönderildi (222). En büyük yapıtı olan Chronographia (221), Africanus’un M.Ö. 5499′da başladığını varsaydığı yaradılıştan M.S. 221′e değin geçen dönemdeki dinsel ve din dışı olayların tarihini ele alan 5 ciltlik bir incelemedir.

Africanus hesaplamalarında temel olarak İncil’i kaynaklamış, Mısır ve Kalde kronolojilerini, Yunan mitolojisini ve Yahudi tarihini Hıristiyanlıkla birleştirerek eşzamanlı hale getirmiştir. Bu yapıtıyla erken Hıristiyanlığı bir tarihsel çerçeveye oturtarak saygınlığını arttırmıştır.

AMMİANUS MARCELLİNUS (M.S. 330 - 395)

Romalı son büyük tarihçi olan Ammianus’un yapıtları, Roma İmparatorluğunun son dönem tarihini 378′e değin getirir. Roma’da Nerva’nın tahta çıkışından Valens’in ölümüne değin Roma tarihini kaleme aldı ve bu Latince yapıtıyla Tacitus’un yapıtını sürdürdü. Rerum Gestarum Libri (Olayların Tarihi) adlı yapıt, 31 kitaptan oluşur. Ama yalnızca 357 - 378 arasını kapsayan 18 kitabı günümüze ulaşmıştır. Yapıt, olayların asker nitelikleri taşıyan çok okumuş bir yazarın kalemiyle çok açık, ayrıntılı, yansız bir anlatımdır.

Roma tarihi, artık Roma kentinin tarihi olmaktan çıkmıştır; batıdan doğuya imparatorluk politikasının bütün cephelerini kapsar. kendi deneyimlerinden yararlanan Ammianus, imparatorluğun ekonomik ve toplumsal sorunlarını içeren canlı tablolar çizer. Döneminin düşünsel eğilimlerini yansız bir tutumla dile getirir. Son dönem Roma tarihçilerinin bilinen tekniklerini kullanmıştır: Söylevlerde belagat; örneğin Hun kültürünü betimlerken başvurduğu uzun etnografik anlatımlar; karakter betimlemelerinde alışılmış biyografik kalıplar ve bol süsleme.

APPİNAOS, İSKENDERİYELİ (M.S. II. y.y.)

Yunanlı bir tarihçi olan Appianos, Cumhuriyet döneminden M.S. II. yüzyıla değin gerçekleştirilen Roma fetihlerini yazmıştır. Appianos, bugün kayıp olan otobiyografisinin yanı sıra, Yunanca Romaika (Roam Tarihi). Yirmi dört kitaptan oluşan bu yapıt, Romalıların fethettiği halklara (ve bunların yöneticilerine) göre düzenlenmiş etnografik bir sıra izlemekteydi.

Appianos’un kullandığı dil artık klasik sayılmayan bir Yunancaydı. yetenekli bir tarihçi olmamakla birlikte, önceki kaynaklardan aktardığı bir çok değerli bilginin korunmasına yardımcı olmuştur. Tiberius Gracchus (M.Ö. 133′te tribunus) ile Sulla (ö. M.Ö. 78) arasındaki dönemi ele alan, iç savaşlar hakkındaki ilk kitabı önemli bir tarih kaynağıdır.

ARİSTEAS, PROKONNESOSLU (M.Ö. VI. y.y.)

Yunan tarihçisi ve şairi olan Aristeas’dan günümüze Arimaspoi üstüne yazdığı şiirden yalnız birkaç mısra kalmıştır.

ARİSTOBULOS KASSANDREİALI

Yunan tarihçisi. İskender’in seferine katıldı ve bu seferin tarihini yazdı; bu tarih bugün kayıptır. Arrianos bu eserden geniş ölçüde esinlenmiştir.

ARRHİANOS [Lat. Flavius Arrianus] (d. M.S.105)

Yunan tarihçisi ve filozofu. Nikomedeia’da doğdu. Epiktetos’dan felsefe eğitimi aldı ve onun çömezi oldu. Hocası için Diatribai Epiktetu’yu (Epiktetos ile Görüşmeler) ve Engkheiridion’u (Elkitabı) kaleme aldı. Bunlar, Stoacılık üzerine yazılmış eserlerin en önemlileridir. Büyük askeri hizmetleri karşılığında Roma yurttaşlığına alındı. Hadrianus, Kappadokia’nın yönetimini ona verdi.

Arrhianos, Alanlar’a Karşı Seferberlik Planı’nı yazdı. önleyici tedbirler koymak amacıyla Karadeniz çevresinde düzenlenen bir keşif gezisine katıldı. Dönüşünde, Periplus Pontu Eukseinu’yu (Karadeniz’de Keşif Gezisi) yazdı. Bu ilgi çekici eserin gerçeğe uygunluğu şüphelidir. hayatının sonuna doru Nikomedeia’da Anabasis Aleksandru’dan başka (İskenderin Seferi), askeri tabıya ile ilgili bir eser ve Hindistan gezisi üzerine bir kitap (İndike) yazdı.

ATHENODOROS

Stoacı yunan filozofu ve tarihçi. Tarsos’da doğdu. Filozof Athenodoros’un çağdaşı, Uticalı Cato’nun dostu. Octavianus’un öğretmeni, sonra danışmanı oldu. Tarsos’un tarihini yazdı.

AURELİUS VİCTOR

Latin Tarihçisi. Afrika’da doğdu. 360′da Augustus’dan Julianus’a kadar olan imparatorların kısa tarihini De Caesaribus (İmparatorlar Üstüne) adlı kitabında anlattı. Bu eserden başka bugün elimizde şu iki incelemesi vardır: Origo Gentis Romanae (Romalıların kökü), De Viris İllustribus (Ünlü Kişiler Üstüne). 400 yıllarına doğru, bu son iki incelemesi ile bir önceki eseri birleştirilerek bütün Roma tarihini kapsayan bir inceleme meydana getirildi.

CAELİUS ANTİPATER

Romalı tarihçi. Gracchus’ların çağdaşı. ikinci Pön savaşının tarihini yazdı.

CASSİUS SEVERUS LONGULANUS (ö. M.S. 33)

Romalı tarihçi ve yergi yazarı. Patricilerin çok çekindiği bir adamdı. Augustus onu Girit adasına, Tiberius’da Seriphos adasına sürdü; Cassius orada yoksulluk içinde ölmüştür. Eserlerinden hiç bir şey kalmadı.

CORNELİUS NEPOR (M.Ö. 99′a doğru ? - M.Ö. 24′ e doğru)

Latin tarihçisi. Önce şiir, sonra tarih eserleri yazdı; Chronica (Tarih), Exempla (Seçmeler), Cicero’nun Hayatı ve günümüze yalnız bir bölümü ulaşan De Excellentibus Ducibus (İki Seçkin Önder Üstüne). Ayrıca De Historicis Latinis’ten (Latin Tarihi Üstüne), Cato’nun Atticus’un hayatı, bir de Cornelia’nın oğullarına yazdığı iki mektubu kaldı. Bir derleyici ve halk yazarı olan Cornelius doğru düşünen bir kimseydi, okuyucuya hayat hikayeleri yoluyla eğitici örnekler vermek isterdi.

CORNELİUS SİSENNA (M.Ö. 120′ye doğru - 67)

Romalı tarihci ve hatip. “Miletos Masalları” ile, özellikle sosyal savaşı ve Sulla zamanını anlatan Historiae (Tarihler) adlı eserleri yazdı. bunlardan yalnız küçük parçalar kalmıştır.

DAMASTES, SİGEİONLU (d. M.Ö. 400)

Yunan tarihçisi. Tarih, coğrafya ve soy ağacı ile ilgili yazıları vardır; bunlardan bugüne, ancak bazı parçalar kaldı.

DEKSİPPOS (M.S. 210 - 270) [lat. Publius Herennius Dexippus]

Romalı tarihçi ve Atinalı devlet adamı. Atinalı büyük Kerykes ailesinden olan Deksippos, III. yüzyıl ortalarının tarihi konusundaki başlıca uzmanlardan biridir. İstanbul patriği Photios’un IX. yüzyılda yazdığı Bibliotheca adlı ansiklopedisinde üç büyük yapıtın yazarı olarak Deksippos’dan söz edilir.

Bunlar Büyük İskender’in ardılları üstüne dört ciltlik bir tarih, 238′den sonra Roma’nın Gotlara karşı mücadelesinin tarihi; Skythika (İskit destanı) ve 270′e değin gelen tarihsel olayların sırayla kaydedildiği 12 ciltlik bir vakayinamedir (Khronika). Bu kitaplardan hiç biri günümüze ulaşmamışsa da daha sonraki tarihçilerin derlemelerinde onlardan alınmış bir çok bölüm bulunmaktadır.

DEMOKRİTOS (M.Ö. veya M.S. I. y.y.)

Yunan tarihçisi. Yazdığı iki eserde kayıptır. Bunlar; Taktika en Biblios (Bir Orduyu savaş Düzenine Sokma Sanatı) ve Yahudi aleyhtarı bir eser olan Peri İudaion (Yahudiler Üstüne).

DİO CASSİUS (M.S. 150 -235)

Romalı tarihçi ve yönetici. Yunanca yazdığı Roma tarihi Romaika, cumhuriyetin son yılları ile imparatorluğun ilk yıllarına ilişkin en önemli kaynaklardan biridir. Seksen kitaptan oluşan Romaika, Aieneas’ın İtalya’ya ayak basmasıyla başlar ve Aleksander Severus’un hükümdarlığı (222 - 235) döneminde sona erer.

Bu yapıtın büyük bölümü daha sonra VII. konstantinos Porphyrogennotos, VIII. İoannes Ksiphilinos ve İoannes Zonaras’ın yapıtlarında yer almıştır. Dili konuyla uyumlu ve yapmacılıktan uzaktır. Romaika sıradan bir derleme düzeyini çok aşmasına karşın tarafsızlığı, yargıları ya da eleştirel yaklaşımı bakımından çok başarılı değildir.

DİODOROS SİKELİOTES (M.Ö. I. yüzyıl)

Yunan tarihçisi. Sezar ve Augustus çağlarında yaşamış olan Diodoros, büyük seyahatlere çıktı (özellikle Mısır’a) ve uzun süre Roma’da yaşadı. Önemli bölümleri bugüne kalan Bibliotheke Historike (Tarih Kitaplığı) adlı yapıtı yazdı. Kırk kitaptan oluşan yapıt üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde Yunanlı öteki kabilelerin Troia’nın yıkılmasından önceki efsanevi tarihi işlenir; ikinci bölüm Büyük İskender’in ölümüyle sona erer; üçüncü bölüm ise Galya savaşının başlangıcına değin gelir.

Bu tarihsel dönemi kesintisiz işleyen öteki tarih yapıtlarından hiç biri günümüze ulaşamadığı için bu yapıt büyük değer taşır. Diodoros, kendinden önce gelen bütün yunanlı ve romalı tarihçilerden yararlandı. Yapıtta, yazarın dayandığı kaynaklar her zaman belirtilmemiştir; ama kırk kitaptan günümüze ulaşanlarda Yunan tarihine ilişkin bilgilerin en önemli kaynakları Ephoros (M.Ö. 480 - 340 dönemi için) ile Kardialı Hieronymos’tur (M.Ö. 323 302 dönemi için). Dili açık ve kolay anlaşılır olmakla beraber tenkitçi görüşten uzak ve düzensiz bir üslubu vardır.

DİONYSİOS, HALİKARNASSOSLU (ö. M.Ö. 8′e doğru)

Yunan tarihçisi ve hitabet hocası. M.Ö. 29 yılına doğru Roma’ya gitti ve orada belagat öğretmenliği yapan Dionysios, kuruluşundan birinci Kartaca savaşına kadar Roma tarihini kapsayan 20 ciltlik En önemli eseri olan Antiquitates Romanae’i (Romanın Eski Tarihi) yazdı.

Roma tarihiyle ilgili bir derleme olan bu eserde Dionysios, Roma tarihini ele alır ve Roma kurumlarıyla Yunan kurumlarını karşılaştırır. Roma yanlısı bir bakış açısıyla yazılmış olmakla birlikte, titiz bir araştırmanın ürünüdür. tarih kuramlarının vakayiname üslubuna bir uyarlaması olan bu yapıt, Livius’un yapıtıyla birlikte erken dönem Roma tarihine ışık tutan en değerli kaynaklar arasında sayılır.

Günümüze 20 kitabından yalnızca 10′u ulaşmıştır. Aynı yazarın söz sanatı ve edebi tenkitle ilgili eserleri vardır: Rhetorikai Prognateiai (Belagat Patriği); Peri Mimeseos (Taklit Sanatı); Periton Arkhaion Rhetoron Hypmnenatisma (Eski Belagatçılar Üstüne Araştırmalar); Epistole Pros Ammaion Prote (Ammaios’a birinci mektup); Epistole Pros Ammaion Deutera (Ammaios’a İkinci Mektup); Domosthenous Deinotetos (Demosthenos’un Belagat sanatında Gösterdiği Ustalık). Ayrıca, Peri Sunteseos Onomaton (Söz Dizimi Üzerine) adlı eseri, eski Hatipler üzerine ve sözcük düzeni ile ses uyumu ilkeleri konusunda günümüze kalmış tek klasik çalışmadır.

DİONYSİOS, MİLETOSLU (M.Ö. V. y.y.’ın sonu)

Yunan tarihçisi. Eserlerinden bazı parçalar kalmıştır: “Pers Tarihi” ve “Darius tarihi”.

DİYLLOS, ATİNALI (M.Ö. III. y.y.’ın başı)

Yunan tarihçisi. Ephoros’un başlattığı işe devam etti. 357′den 296′ya kadar Yunanistan ve Makedonya tarihlerini yazdı. eserlerinden günümüze ancak bazı parçalar kaldı.

DURİS, SAMOSLU (M.Ö. 340′a doğru - 260′a doğru)

Yunan tarihçisi. Atina’da Theopharastos’un öğrencisi idi; Samos’a döndükten sonra tiran oldu. Tarih çalışmalarından bugüne sadece birkaç parça kaldı.

EPHOROS (M.Ö. 405 - 330)

Yunan tarihçisi. Kyme’de doğan Ephoros, ilk dünya tarihinin (Historia) yazarıdır. 30 kitaptan meydana gelen eser eksik ve yanlış bilgiler de vermiş olmasına karşın, ilkçağda saygın bir yer kazandı. Historia, 30. kitabı yazan oğlu Demophilos tarafından tamamlanmıştır. Yapıt Peloponnesos’a dönüşüyle başlar ve Makedonyalı II. Philippos’un Perinthos’u kuşatmasıyla (M.Ö. 340) biter.

Yapıtını kitaplara ayıran ilk tarihçi olan Ephoros, her kitap için ayrı bir önsöz yazmış ve elindeki malzemeyi tarih sırasıyla incelemek yerine çeşitli başlıklar altında toplamıştır. Ephoros, her zaman olmasa da, çoğu kez mitos ile tarihsel gerçekliği birbirinden ayırır ve çok eski tarihlere dayanan bilgilerin kuşkuyla karşılanması gerektiğine inanır.

Tarihçi Diodoros Sikeliotes, Bibliotheke Historike’yi (Tarih Kitapçığı) yazarken Ephoros’un yapıtlarından yararlanmış, ama Ephoros’un yazdıklarını vakayiname biçimine sokmaya çalışınca zaman dizimsel yanlışlar yapmıştır. Polybios ise Ephoros’un deniz savaşları üzerine yazdıklarına değer vermekle birlikte, kara savaşları üzerine yazdıklarını küçümser. Ephoras’a biri keşifler, öbürü Kyme’nin tarihi ve eski uygarlığı üzerine iki inceleme ile üslup üzerine bir denemeyi içeren birkaç yapıt daha atfedilmiştir.

FABİUS PİCTOR,QUİNTUS (y. M.Ö. 200)

Romalı tarihçi. yapıtlarını düzyazıyla yazan ilk Romalı tarihçilerden olan Fabius Pictor’un günümüze ulaşmamış olan tarih kitabında ilk dönemlerinden başlayarak Roma’nın gelişimini anlatır. yapıtını Yunanca yazmasının bir nedeni Yunanlılara Roma politikasının haklı gerçeklere dayandığını göstermek istemesidir. Daha sonraki tarihçilerden Polybios, Dionysios ve Titus Livius bu kitaptan yararlanmışlardır.

HEGESİPPOS, AZİZ (M.S. II. yüzyıl)

Yunanlı Hıristiyan tarihçi. Gnostisizm’e karşı yerleşik kilise öğretisini savunmuş olan Hegesippos’un bilinen tek yapıtı, Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki kilisenin örgütsel yapısı ile düşünsel çalkantıları üzerinde önemli bir kaynak oluşturan beş kitaplık anılarıdır. yaklaşık 180 yılında kaleme almış olduğu anıları tarihsel veriler, öğreti sorunları, polemikler ve inanç ilkeleri bakımından sonuç çıkarmaya elverişlidir. Anılarda, Papa Eleutherius’a (175 -189) Roma piskoposlarının bir kütüğü yer alır; ama bu sıralamada papalığa geçiş tarihlerinden çok öğretilere önem verilir.

HEKATAİOS, MİLETOSLU (M.Ö. VI. - V. yüzyıl)

Yunan yazarı. Pers istilası sırasında İonları Perslere karşı ayaklanmaktan vazgeçirmeye çalıştı. M.Ö. 494 yılında İonlar Perslerle anlaşma yapmak zorunda kalınca Pers satrabına gönderilen elçiler arasında yer aldı ve satrabı ikna ederekİonia kentlerinin yeniden eski yasal konumlarına kavuşmasını sağladı. Hekataios’un bilinen iki yapıtından biri olan Genelogiai (Soyağaçları) ya da öteki adıyla Historiai (Tarihçeler), Eski Yunanlıların gelenekleri ve mitolojileri üzerine sistemli biçimde bilgi vermektedir; ama bu yapıtın çok az bir bölümü günümüze ulaşmıştır.

Öte yandan Ges Periodos ya da öteki adıyla Periegesis (Dünya Turu) adlı yapıtından günümüze ulaşan parçaların sayısı 300′ü geçer. Bu yapıt biri Avrupa’yı, öteki Asya’yı (Mısır ve Kuzey Afrika’yla birlikte) kapsayan iki bölüm olarak yazılmıştır. Hekataios, Eski Yunan tarihçileri için hiçbir zaman çekiciliğini kaybetmeyen coğrafya ve etnografya alanlarında genellikle öncü olarak kabul edilir. M.Ö. V. yüzyılda yaşamış tarihçi Herodotos, Hekataios’un yapıtını geniş ölçüde kullanmış, ama adından yalnızca eleştirecek bir konu bulunduğunda söz etmiştir.

HELLANİKOS, LESBOSLU (M.Ö. V. yüzyıl)

Yunanlı tarihçi. yapıtlarıyla tarih yazarlığının gelişmesine önemli katkılarda bulunan Hellanikos’un yazdığı sanılan 30 kitabın yalnızca bazı bölümleri günümüze ulaşmıştır. Hiereiai tes Heras en Argei (Argos’daki Hera Tapınağının Rahibeleri) de bunlar arasındadır. Hellanikos, şairler aracılığıyla genel kabul görmüş öyküleri yinelemekle yetinmeyip bunları belirli yörelerde anımsadığı ve anlattığı biçimde aktarmayı denedi.

Çağdaş kayıtlara benzer bazı yönetici ya da rahip listelerini kullanarak, bilimsel kronolojinin temellerini atmaya çalıştı. Bunun için, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerden değil, ağırlıklı olarak Argos’daki Hera tapınağı rahibelerinin dizininden, ayrıca Atina arkhon’larının listesinden ve Doğu’daki tarihlemelerden yararlandı. İlkçağ tarihçileri, yerleşmiş gelenekten çok ayrıldığı gerekçesiyle Hellanikos’u güvenilmez saydılar. Hellanikos, yazıtları sistematik biçimde kullanamadığı gibi, çağdaşı Herodotos’dan farklı olarak yöresel ve etnik farklılıkları aşan bütünlüklü bir tarihsel akış yöntemi de kuramadı.

HERODOTOS (M.Ö. 484 - 430/420)

Yunanlı tarihçi. Halikarnassos’un önde gelen ailelerinden birinden olduğu sanılan Herodotos,

HOMEROS (M.Ö. IX. ya da VIII. yüzyıl)

Eski Yunan dünyasının en büyük destanları İlyada ve Odysseia’nın yazarı olan Homeros’un yaşamına ilişkin hemen hemen hiç bir bilgi yoktur. bununla birlikte çoğu tarihçi Homeros’un M.Ö. IX. ya da VIII. yüzyılda yaşamış bir İon olduğu konusunda birleşmektedir. Büyük olasılıkla sözlü geleneğe dayanarak İlyada’yı kaleme almış ve en azından Odysseia’nın yazılmasında esin kaynağı olmuştur.

Eski yunanlılar bu destanları Helenistik birlik ve kahramanlığın simgeleri, ahlaki ve yol gösterici bir kaynak olarak kabul etmişlerdir. İlyada ve Odysseia Antik çağdan bu yana batı edebiyatını da derinden etkilemiş, modern dillere sayısız çevirileri yapılmıştır. Bu yapıtların asıl değeri, tanrılar ve kahramanlık serüvenleriyle ile ilgili yüceltici anlatımdan zaman zaman sıyrılarak derin insani duyguları da işleyen şiirsel dilinden gelir.

IUSTİNUS, MARCUS IUNİANUS (M.S. III. yüzyıl)

Iustinus, Pompeius Trogus’un kayıp Historia Philippicae (Philippos tarihleri) adlı yapıtını özetleyen Epitome (Özetler) adlı kitabı yazdı. temelde, Makedonya ve Hellenistik dönem krallıklarıyla Part tarihini anlatan yapıt ortaçağda sık sık başvurulan, günümüzde de Hellenistik dünyayı inceleyenler için büyük değer taşıyan bir kaynaktır.

KADMOS, MİLETOSLU (M.Ö. VI. yüzyıl başları)

Yunanlı tarihçi. Miletos’un ve bazı İonia şehirlerinin kuruluşunun nesi halinde tarihini yazdı. Bu eserle, tarih efsaneden ayrıldı.

KALLİSTHENES, OLYNTHOSLU (M.Ö. IV. yüzyıl ortası)

Kallisthenes, amcası ve öğretmeni olan Aristoteles’in önerisi üzerine Büyük İskender’in Asya seferinin resmi tarihçisi olarak atandı. Kral Barışı’ndan (M.Ö. 386) Phokis Savaşı’na (M.Ö. 355) değin Yunanistan tarihi ile Phokis Savaşı’nın ve Büyük İskender’in Asya seferinin öyküsünü kaleme aldı. Ayrıca başka yapıtlarda verdi. bazı Doğu geleneklerini benimsemesini eleştirerek İskender’i gücenderince hapse atıldı ve orada öldü.

Arkadaşı Theoprastos, Kallisthenes’in ölümü üzerine Kallisthenes e Peri Penthous (Kallisthenes ya da Acı Üzerine Bir İnceleme) adlı kitabını yazdı. Kallisthenes’in yapıtlarından hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Yapıtlarından İskender’in tanrı soyundan geldiği yönündeki öyküye yer verdiği bilinmekte ve bu öyküden söz eden ilk yazar olabileceği düşünülmektedir.

MEGASTHENES (M.Ö. 350 - 290)

Hindistan’ı konu alan Indika adlı dört ciltlik kitabın yazarı olan tarihçi ve diplomat Megasthenes, İonialı idi. Megasthenes, bu eserini I Seleukos tarafından elçi olarak Hindistan kralı Çandra Gupta Maurya’ya gönderildiğinde yazdı. Yanlışlar içermekle birlikte Indika, Hindistan üzerine o güne değin Yunan dünyasında yazılmış en kapsamlı kitap oldu.

MELA, POMPONİUS (M.S. I. yüzyılın ilk yarısı)

Mela, ilkçağda coğrafya üzerine klasik Latince’yle yazılmış tek inceleme olan De Situ Orbis (Dünyanın Konumu Üzerine) adlı eseri yazdı. De Chorographia (Haritacılık Üzerine) adıyla da bilinen yapıtını M.S. 43 ya da 44 yılında kaleme almıştır. Kitap 13 yüzyıl sonra açılan keşifler çağına değin etkisini sürdürmüştür.

Pilinius (Yaşlı) doğa bilimleri ansiklopedisinde, her düzeydeki okuyucu için yazıldığı sanılan bu kitaptan yetkin bir kaynak olarak söz eder. Büyük ölçüde Eski Yunan kaynaklarından aktarmalara dayanmasına ve bir çok eskimiş bilgi içermesine karşın Mela’nın yapıtının ilkçağ coğrafya kitapları arasında özgün bir yeri vardır. Yapıtta, evrenin merkezi olarak düşünülen yeryüzü beş kuşağa ayrılıyordu: Kuzey soğuk kuşak, güney ılıman kuşak ve güney soğuk kuşak.

İki ılıman kuşak yaşamaya elverişliydi, ama bunlardan yalnızca kuzeydeki biliniyordu. Kuzeyde yaşayanlar güneydeki ılıman kuşağa, arada bulunan kızgın kuşaktaki dayanılmaz sıcaklık nedeniyle ulaşamıyorlardı. Mela’ya göre, yeryüzünü kuşatan okyanus yeryüzünü dört deniz alanına bölüyordu. Bunların en önemlisi Akdeniz’di. Mela, uzaklık gibi teknik ayrıntıları dikkate almamış, ama andığı yerleri kısa tümcelerle betimlemişti. Bilinen yakın bölgelerle ilgili az şey yazmış, uzak bölgeler hakkında ise efsanelere bile yer vermişti.

NEPOS, CORNELİUS (M.Ö. 100 - 25)

Atticus’un yaşam öyküsünü yazan Nepos, Cicero ve Catullus’un yakın dostuydu. Cattulus gibi Nepos’da İtalya’nın kuzeyine doğup büyümüştü. Başlıca yapıtları, önde gelen Romalıların ve bazı yabancıların kısa yaşamöykülerini içeren De Viris İllustribus (Ünlü Kişiler Üzerine), Yunanlıların geliştirdiği karşılaştırmalı dünya tarihi kronolojisini Roma’ya tanıtan Chronica (Kronoloji), yaşamöyküsü yazarı Maximus’a esin kaynağı olduğu sanılan anekdotlarını topladığı Exampla (Örnekler), büyük olasılıkla Chronica’yı tanımlamak üzere hazırladığı bir dünya coğrefyası kitabıyla Yaşlı Cato ve Cicero’nun yaşamöyküleridir. De Viris İllustribus’dan günümüze biri tam, öbürü eksik iki kitap kalmıştır. Nepos’un yalın ama incelik ve arılıktan yoksun üslubu fazla bir edebi değer taşımaz.

PAUSANİAS (M.S. 143 - 176)

Lidya doğumlu bir gezgin ve Coğrafyacı olan Pausanias, Periegesistes Hellados (Yunanistan Betimlemesi) adlı yapıtıyla antikçağ kalıntılarına ilişkin önemli bilgiler sunmuştur. Pausanias, Yunanistan’a gitmeden önce Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, Makedonya ve Epir (Epiros) ile İtalya’nın bir bölümünü dolaştı. Ünlü yapıtında, Attika’dan başladığı Yunanistan gezisini anlattı.

On ciltlik yapıtın ilk kitabını 143 - 161 arasında bir tarihte tamamladı. Yazılarında 176 yılından sonraki olaylara ilişkin bilgi yoktur. Önemli kentlerle ilgili açıklamaları kentin kısa bir tarihiyle başlar ve topografik özellikleriyle sürer. Günlük yaşama, dinsel törenlere, halkın boş inançlarına ilişkin kısa bilgiler verir. başlıca ilgi alanı sanat yapıtlarıdır.

Olympia ve Delphoi’nin dinsel sanatını ve mimarisini betimlemiş, Atina’da portre ve yazıtlarla ilgilenmiş, Akropolis’deki büyük tunç Athena heykelinden ve kent dışındaki anıtlardan söz etmiştir. günümüze ulaşan kalıntılar betimlemelerinin doğruluğunu ortaya koymaktadır. Sir James Frazer’a göre Pausanias Yunanistan’daki kalıntıların çoğunun içinden çıkılmaz bir lâbirent ya da çözümsüz bir bilmece olmasını önleyen kişidir.

POLYBİOS (M.Ö. 200 - 118)

Polybios, Roma’nın güçlü bir devlet konumuna yükseldiği döneme kaleme almış olan Yunanlı bir devlet adamı ve tarihçidir. Genç yaşta askeri konulara duyduğu ilgiyle Akhaialı komutan Philopoimen’in yaşamöyküsünü ve günümüze ulaşmayan Taktikai (Taktikler) adlı kitabı yazdı. Numantia savaşının tarihini (M.Ö. 133′ten sonra) ve Ekvator bölgesinin yaşamaya elverişli olduğuna ilişkin bir inceleme yazdığı bilinmektedir.

Polybios’a asıl ününü sağlayan Istoriai (Tarihler) adlı yapıt 40 kitaptan oluşur. Bunlardan yalnızca ilk beşi günümüze ulaşmıştır. Polybios’un başlangıçtaki amacı Hannibal’ın İspanya seferinden Pydna çarpışmasına değin süren ve Romanın yükselişiyle belirginleşen 53 yıllık dönemi (M.Ö. 220 - 168) aktarmaktı.

Romalıların Kartacalılara karşı düzenledikleri Sicilya seferiyle (M.Ö. 264) başlayan daha önceki dönemi ve başta Akhai olmak üzere dünyanın başka yerlerindeki gelişmeleri ele alan ilk iki kitap yapıtın girişi niteliğindedir. Üçüncü kitapta Kartaca’nın M.Ö. 146′da yıkılışına değin geçen süreyi de kapsayan değiştirilmiş bir taslak yer alır. Bu olaylar 30-39. kitaplarda anlatılır. Polybios’un yapıtında Roma devlet yapısını ve ordusunun incelendiği, kentin kuruluş yıllarına ilişkin bilgiler verdiği dördüncü kitap önemli bir yer tutar.

SALLUSTİUS [GAIUS SALLUSTIUS CRISPUS] (M.Ö. 86 - 34)

Kendine özgü bir üslupla döneminin tarihsel olaylarını ve politik kişiliklerini anlattığı yapıtlarıyla tanınan Romalı bir tarihçi ve yazardır. De Catilinae coniuratione (M.Ö. 43-42; Catilina Tertibi) adlı yapıtında Catilina’nın M.Ö. 63′te cumhuriyet yönetimini yıkmak için düzenlediği komplodan yola çıkarak, Roma siyasal yaşamındaki yozlaşmayı anlatan Sallustius Bellum Iugurthinum’da (M.Ö. 41-40; Iugurtha Savaşı ), M.Ö. II. yüzyılın sonunda Roma’ya baş kaldıran Numidya kralı Iugurtha’ya savaş açılmasından sonra Roma’da ortaya çıkan hizip çatışmalarının kökenini inceledi.

Yazarın Üçler Meclisi’ne duyduğu düşmanlık Bellum Iugurthinum ve Historiae (Tarihler) adlı yapıtlarından anlaşılabilir. Roma’nın M.Ö. 78 - 67 arasındaki tarihini anlatan ve beş kitaptan oluşan Historia’nin günümüze yalnızca bazı parçaları ulaşmıştır. “Caesar’a Mektuplar” ve “Cicero’ya Sövgü” adlı yapıtlar, üsluplarındaki benzerlikler nedeniyle Sallustius’a mal edilmekle birlikte gerçek yazarlarının o olmadığı sanılmaktadır.
Sicilya Katliamı « Tarihteki İlginç Olaylar
Sicilya’da Akşam Duası Katliamı
1282, Palermo, Sicilya

Romalılar Sicilya’yı işgal ettiğinden beri ve muhtemelen daha da önce, Sicilyalılar Akdeniz’in kontrolü kimin elindeyse onun paspası olmaktan bıkmıştı. 1282′de Fransız monarşisi Sicilya’yı kontrolü altına aldığında da, 1266′da Anjou’lu Charles Sicilya krallığına getirildiğinde de durum buydu.

Büyük bir ihtimalle Charles adanın bir deniz üssü olmaktan ve vergi getirmekten başka bir yararı olmadığını anlamıştı. Sicilyalılar, kendi çıkar ve ihtiyaçları gözetilmeden büyük Avrupa devletleri tarafından yapılan anlaşmalardan rahatsızdı.

Bugünkü milliyetçilik koşullarında Sicilyalıların rahatsızlığının milli nedenlerden kaynaklandığını düşünebilirsiniz. Sicilya’da Avrupa’nın geri kalanına göre bu anlamda daha ciddi bir kimliğin oluştuğundan söz etmek mümkünse de bu sorunun sadece küçük bir kısmıydı.

Sicilyalılar için en can sıkıcı durum Fransız monarşisinin paraya ihtiyacı olması ve Sicilya gibi uzak yerleri para makinesi gibi görmesiydi. Ayrıca vergi toplamak ve düzeni sağlamak için adaya Fransız yöneticileri de gelmişti. Çoğu Parisli bu Fransızlar Sicilyalıları yıkanmayan, pis köylüler olarak görüyorlardı. Sicilyalıların yıkanmayan köylüler olduğu doğruydu ama asıl sorun Fransızların ada halkını aşağılamasıydı.

Bununla birlikte, işgalcilere karşı kendilerini savunmak için La Cosa Nostra’yı yaratmış olan bu halk oldukça sakindi. Ufak tefek bir sürü olay oluyor, anlaşmazlıklar artıyordu. Ama 30 Mart 1282′ye kadar önemli bir şey meydana gelmedi. Paskalyadan sonraki pazartesi günü işler birden karıştı. Bir grup Sicilyalı kilisede akşam duası için toplanmıştı.

Bir gün önce bir grup Fransız askeri Santo Spiro (Kutsal Ruh) kilisesini basmış ve vergi borcu olan bazı kaçakları yakalamıştı. Bu, açıkça ötekilere karşı gözdağı vermek için yapılmış bir ibret gösterisiydi. Kilisede otururken kelepçelenip götürülen bu adamların oluşturduğu manzara sadece mırıldanmalara yol açtı ama kimse direnmedi. Ve o pazartesi günü, akşam duası başlamadan önce şehrin yerlisi Katolikler kilisenin önünde toplanmıştı.

Yetkililer böyle büyük bir kalabalıktan rahatsız olmuştu. Bunun sadece dinsel bir kutlama olduğundan ve Sicilyalıların silahlı olmadığından emin olmak için iki yüz Fransız askeri gönderildi. Aslında bu çok anlamlıydı. Çünkü daha önce benzer toplantılar tartışmalara neden olmuştu ve bir gün önce aynı yerde kötü bir olay yaşanmıştı.

Sicilyalılar üzerlerinin aranmasına ses çıkarmadı. Silahsızlardı. Ama Fransızların tacizci yaklaşımı Sicilyalıların gururuna dokunmuştu. Fransız askerlerinden biri “silah aramak için” yeni evli bir kadının bluzunun altına elini sokunca kocası öfkelendi. “Fransızlara ölüm” diye bağırıp, Fransızın kılıcını belinden çekerek üzerine yürüdü. Bu hareket kalabalığı ayaklandırdı. Hiçbiri silahlı olmamasına rağmen tüm Fransız askerlerini öldürmeyi başardılar. Kayıtlara göre Sicilyalılar da iki yüz kayıp verdiler.

Sonraki günlerde tüm ada halkı ayaklandı. Binlerce Fransız ve onlarla işbirliği yapan ya da evlenenler de öldürüldü.

Charles’ın tepkisi iki birlik daha göndermek oldu. Yeni birlikler ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırıp Sicilya’yı geri aldılar. Adada isyan ve direniş bir yaşam tarzı halini aldı. Halk adadaki yönetime alternatif olarak adı bugün ‘Cosa Nostra’ olarak bilinen bir kültürel doku oluşturdu.

Fransızların tutumu sadece isyana neden olmadı, aynı zamanda Amerika’nın ilk organize suç mekanizmasının temellerini attı. Bagajlarda bulunan cesetlerin, ayağından betona gömülmüş, dizlerinden vurulmuş insanların okuduğu beddualar hep dinsel bir kutlamada sorun çıkmasını engelleme işgüzarlığında bulunan Fransız yöneticilere gitmeliydi

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tanrı’ya ermişliği ülkü edinen bir dindir. Kurucusu Belçikalı bir maden işçisi olan Louis Antoine’dır. Antoine, kendinde hastaları iyi etme yeteneği olduğunu ileri süren, ispirtizma meraklısı bir kimseydi. Çevresine birçok çömez toplamayı başardı. Bunlar, kiliseler kurdular, bu kiliselerin papazları için özel üniformalar yaptırdılar. Belçika’da, Fransa’nın kuzeyinde, Paris’te, Almanya’da, Polonya’da bu dine inanmış kimselere rastlanır.

Louis Antoine 1905- 1910 yılları arasında kurduğu dinin ilkelerini kaleme almıştır. Buna göre, Antoinizm insanın tanrılaşmasına, madde ile maddeden doğan hastalığın yokluğuna dayanır. Akıl yavaş yavaş kaybolup yerini bilince bırakmalıdır. İnsanın Tanrı’ya karşı bağımsız olmasını gerektiren ahlâk, başkalarını, bu arada düşmanlarımızı da sevmemizi öğütler. Antoinizm’e göre, insan ölünce ruhu bedeninden ayrılıp yeni bir bedenle ortaya çıkar. Bu din, hastaların iyileştirilmesini sağlamak bakımından, takdis törenlerine, duaya büyük önem verir.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Bu anlayış, Tanrı’nın varlığı karşısında şüpheci bir tavır almaktır. Bu görüş, İlkçağ’da Sofist filozof Protagoras tarafından öne sürülmüştür. Protagoras’a göre, Tanrı’nın duyularla algılanamaması, insanın ömrünün kısa oluşu, Tanrı hakkında bilgi edinmeyi engeller.

Huxley, agnostisizm deyimini ilk kullanandır. Ona göre, duyularımızın kavrayamadığı şeyler arasında Tanrı kavramı da vardır. Tanrı’yı duyularımızla algılayamadığımız için var olup olmadığını yargılayamayız. Agnostisizm, doğrudan Tanrı’yı reddetmemekte, ancak onu bilmenin mümkün olmadığını öne sürmektedir.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Animizm, doğada insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden dindir. Ruh, sadece insanda yoktur. Canlı cansız her şeyin ruhu vardır.

İnsan, teolojik hale fetişizm ile başlamış, buna iyi ve kötü ruhları sokmuştur. Sonra çoktanrıcılığa geçmiş daha az ama daha kudretli ruhları işin içine katmıştır. Ardından bu tanrıları tek bir tanrıda birleştirerek tektanrıcılığa geçmiştir.

İlkel insana göre ruh, bedene veya bedenin belli parçalarına bağlıdır. Can,insanın dışına çıkabilir ama bu halde bile bedeni yönetir. Can (dış can) çalınabilir, yenebilir, geri getirilebilir, bazen yamanabilir, onarılabilir ya da yerine başkası konabilir.

Kişiliküstülük, sadece bedende değil onun attığı salgılar, saç, tırnak, sperm, idrar gibi bütün atıklarında da bulunur. Onun için bu atıkların kötü niyetli bir başkasının eline geçmemesi için herkes bunları saklar. Hatta bazen buna ayak izi bile eklenir.

Kişinin gölgesi, sudaki aksi ve resmi, kişiliğine dahil nesnelerdir. Bu nedenle hemen tüm ilkel toplumlarda insanlar, resimlerinin yapılmasına karşı çıkarlar. Hatta insanın ismi bile bu listeye dahil olabilir. Bazen giysi de kişiliğe ait sayılır.

Hayatın özü olan can, bedeni terkedince, insan ölür. Bununla beraber ruhun bedende kaldığına ve yaşayanlardan öç alabileceğine inanıldığından, cesede büyük saygı ve özen gösterilir. Ölüler, bu alemin tam tersi bir alemde yaşamaktadırlar. Buradaki her şeyin tersi, ölüler aleminde geçerlidir.

Ölülerin öbür alemde yaşadığına inanılır. Bu düşünce, hemen hemen evrenseldir. Yine bunun gibi evrensel olan bir başka düşünce ise ölülerin de öldüğüdür. Onlar için geçerli bir sonsuz hayat yoktur.

Animizmin başlangıcı, ruhun öldükten sonra varolduğu düşüncesidir. Böylece ruh, insanların etrafında dolaşan, onlara müdahale eden doğaüstü bir hal alır. O zaman bu ruha adaklar adamak, dualar etmek, kurbanlar kesmek eylemleri başlar ki bunlar dinin temel öğelerindendir.

Zamanla sadece insanın değil, hayvanların ve bitkilerin de ruhları olduğuna, bunların da insanları iyi-kötü yolda etkilediğine inanılarak, bunlara da tapılmaya başlanmıştır. Böylece, önce atalarının ruhlarına tapan insanlar, daha sonra doğaya tapmaya başlamışlardır. Her nesnede ruh olduğuna inanılmasıyla, insanlarda canlı-cansız ayrımı kalkar.

Bu dinin mistik yanını Levy-Bruhl şöyle anlatıyor: “İlkel zihniyetin müşterek tezahürlerinde nesneler, varlıklar, olaylar, bizim için anlaşılmaz bir şekilde hem kendileri, hem kendilerinden başka şey olabilirler. Yine aynı anlaşılmaz şekilde bir takım kuvvetler, meziyetler, mistik hareketler neşreder veya alırlar ki bunlar oldukları yerde kalmaya devam etmekle beraber, kendilerini yine de bulundukları yerin dışında hissettirirler.”

Maddi alemin dışında, manâ alemi düşüncesini geliştirmişlerdir ki mistik yan budur. Bu insanların ibadetlerinin amacı; manâ ile temasa hazırlıksız oldukları zaman, kendilerini ondan korumak ya da hazır oldukları zaman manânın daha fazlasını benliklerinde tutmaktır.

Rahip, manâya tamamen sahip olan kişidir ve bunu istediği gibi kullanabilir. Tapınak ise manânın büyük miktarda toplandığı yerdir.

Mistik kuvvetler, doğada da vardır ve insan bunlara hakim olabilir: Bir takım sözler söyleyip, danslar edip, değişik karışımlar oluşturarak ya da bazı ufak heykelcikler yaparak. İşte büyü buradan doğmuştur.

Salomon Reinach’a göre büyü, Animizm’in tekniği ve stratejisidir. Bazı nesnelerde büyülü bir kuvvet vardır; felaketi kovar ve mutluluk getirirler. Büyünün iyi tarafı (rahipler yapar) ve kötü tarafı vardır (büyücüler yapar).

Bu inanışşa göre, resmin, heykelin, dansın, müziğin, bütün güzel sanatların ana kaynağı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Animizm’dir.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Afrika insanının dinsel dünyası Avrupalılarınkinden oldukça farklıdır. Bununla birlikte Avrupa dininin temelinde yatan birçok kavramda Mısır, Hint ve Avrupa etkisini birarada görmek mümkündür. Bu nedenle de çeşitli inanç sistemleriyle dolu olan Zenci Afrika’nın dinsel yaşamını bütünüyle kavramak oldukça güçtür. Ne var ki, Afrika’daki yerli dillerin yeterince öğrenilmesi ve Afrika asıllı incelemecilerin katkıları ile Afrika dinleri daha bir açıklık kazanmış, dinsel olguları açıklamak için gerekli olan terim ve kavramları saptamak kolaylaşmıştır.

Afrika’daki ilkel çağdaş dinler arasında en çok Animizm, Fetişizm ve Totemizm yaygındır. Özellikle Orta Afrika’da, Asya’da ve Pasifik Okyanusu’nun bazı adalarında, hâlâ, yaklaşık olarak 140 milyon kadar insanın kabul ettiği Animizm (Canlıcılık) inanışına göre, yalnız canlı varlıkları değil cansız varlıkları da, birer rufa yönetir. Animizmi tabiatta insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden din olarak tanımlayabiliriz. Zenci Afrika’da Animizm, tslamiyetten hemen sonra gelmektedir. Yapılan istatistiklere göre Afrika’daki müslüman sayısı 102 milyon, animist sayısı 95 milyon, Hıristiyan (katolik, protestan ve kıptî) sayısı ise, yaklaşık olarak 60 milyondur.

Animizm terimini, ilk kez 1871 yılında antropolog E.B. Taylor “ruhsal varlıklar” a inanma anlamında kullanmıştır. Taylor’a göre animizm, tikel ruhların ölümden ya da bedenin tahribinden sonra da yaşamaya devam ettikleri inancına dayanır. Buna göre ruhlar, önemle-lerine göre, değişik düzeylerde bulunan ve tikel ruhlardan tanrılara kadar uzanan bir hiyerarşi meydana getirir.

Taylor, “ruh” kavramının kökenini, insanların rüyalarında ve hayallerinde temellendirmiştir. Ona göre ilkel insanlar, özellikle uyku sırasında ruhun bedenden ayrılıp dolaştığını, değişik biçimler aldığını düşünmüşler, bu yüzden insanın ölümünde de ruhun, ama bu kez sürekli olarak, bedenden ayrıldığını sanmışlardır, Çağdaş antropoloji açısından kesinlikle bilinen bir şey varsa o da, birbirinden çok farklı kültür ortamlarında yaşayan insan topluluklarının tümünde “hayalet-ruh” kavramının bulunduğudur. Taylor, bu verilere dayanarak “Animizm” i, dinlerin evreminde bir başlangıç aşaması saymıştır.

Animizm, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra başıboş kalmadığına, canlı ya da cansız başka nesnelere de girdiğine, başka bir deyişle “ruh gücü”ne inanır. Yalnız hayvanlar yada bitkiler değil, taşlar bile, ölümle bedenden ayrılan insan ruhu için birer barınak meydana getirir. Animizm inancına göre, ruhun bedenden kesinlikle ayrılması için, ölümü beklemek de şart değildir. Ruh, geçici bir süre için bedenden ayrılıp, canlı ya da cansız başka bir bedene girebilir, daha sonra yeniden eski bedeninedönebilir. Dinsel anlamda fetişizm düşüncesi de bu inanca bağlanır.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Bahailer

ŞubBahai dininin kurucusu, Bahaullah Mirza Hüseyin Ali adli bir Iranlidir. 12 Kasim 1871′de Iran’in Tahran kentinde dünyaya gelen Bahaullah, sürgünde bulundugu Akka’da (1892) yasamin yitirdi. Soyu, Türk kökenli Kaçkarlar’a dayanan Bahaullah, çagdasi olan Ali Mehmet Bab’in ögretilerinden etkilendi; Musevilik, Hiristiyanlik ve Islamiyet gibi tek tanrili dinlerin yani sira Budizm, Brahman ve Zerdüst gibi çok tanrili dinlerin arastirdi, bilgilerini artirdi.

Siraz’da kendi görüslerini yaymaya basladigi (1848) sirada, “Ali Mehmet Bab’in görüslerini savunuyor” gerekçesiyle kovusturuldu.1852′de Bagdat’a sürüldü. Ancak, Ali Mehmet Bab’in 1849′da kursuna dizilip, sahneden çekilmesiyle, “Babailer” olarak bilinen yandaslari, Bahaullah’a yöneldiler. Böylece Bahaullah’in çevresi kisa zamanda genisledi. Ne var ki, Osmanli yönetimi, onu Istanbul’a sonra Edirne’ye (1864) sürgün etti. Ancak Bahaullah burada da etkinlik gösterince bu kez Akka’ya gönderilerek (1868) orada hapsedildi.

Hapsedildigi kalede, tek ve çok tanrili dinlere dayanan bilgilerini birlestirip yeni bir din kurma girisiminde bulunan Bahaullah’a göre; insan, inanma gereksinimi olan bir yaratiktir. Dinler ise, inanmayi biçimlendiren birer araçtir. Öyle ise din, yasamin bir parçasi olmali ve tüm insanlari kucaklamalidir. Oysa, süregelen peygamberlerin dinleri, belli topluluklari, kendi tekelinde tutmayi; ya da kendi kabul ettirmeyi amaçlamaktadir.

Kimileri de, bu kabul ettirmede zorbaliga dayanmaktadir. Bunu yaparken Tanri’nin buyruguna uyduklarini, yeryüzünde “Allah’in hakimiyeti” ni esas aldiklarini ifade etmektedirler. Özellikle, geçmis çaglarda görülen bir çok kanli olaylarin temelinde kendi dinini egemen kilmak isteyenlerin zorbaliklari gözlenmektedir. Din zorbaliga dayanilarak kabul ettirilmemelidir.

Insan, kendi akli ve vicdaniyla dogruyu bulmali, dinin seçmelidir. Baskisiz ve dayatmasiz kendi olgunluguna kavusan insan, özgür iradesiyle hareket etmeli, önündeki seçeneklerden birini kendi iradesiyle seçmelidir. Bu olgunlukla seçilen ve yasatilan din, insan hak ve hukukuna saygili olur. Iste o zaman din, insanlarin gereksinimlerini karsilayan yasamsal bir kurum haline gelir.

Bu temel ilkeler dogrultusunda kendisini ifade eden Bahaullah; kisilerin oldugu gibi görünmesi ve göründügü gibi olmasini; yani sözleri ile eylemlerinin birbiriyle uyumlu olmasini istemektedir. Gerçek dostlugun ve inanç olgunluguna ermenin, ancak eylem içinde belli olduguna dikkat çeken Bahaullah; uluslararasi barisin, dostlugun, sevginin ve kardesligin saglanmasi için ortak bir dilin olusmasini; yarginin uluslararasi merkezi bir sisteme baglanmasini; bireylerin oldugu gibi, uluslarin ve devletlerin de olumsuz eylemlerinden dolayi yargilanmalarini, tüm insanligin yararina görmektedir. Elbette ki üretimde ve tüketimde adaletli paylasim esas alinmalidir.

Yasadigi çag geregi, önceki peygamberlerden daha toplumsal, daha ekonomiksel, daha hukuksal olarak insanlara yaklasan Bahaullah, kendi din ögretilerini içeren Kitabul - Akdes (En Kutsal Kitap), Kitabul - Ikan (Saglam Bilme Kitabi), Kelimat-i Maknune (Maknu’nun Sözleri), Tarazat, Israkat (Isiklandirma), Tecelliyat (Görünme, Belirme), Kelimat-i Firdevsiye (Firdevsi’nin Sözleri) adli kitaplar yazdi.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

İstanbul şehri Miladdan 658 sene evvel kurulmuştur. Rivayete göre Megaryalı Byzas ve taraftarları yeni şehrin mevkii hakkında fikir ve nasihatlarını almak üzere Delf kâhinine müracaat etmişlerdi. Kâhin kendilerine “Bu şehri körlerin memleketi karşısına kurun” cevabını vermiş ve Megaryalılar yurdları olan Korent’ten kalkarak uzun mesafeler aşıp bugünkü Sarayburnu mevkiine gelmişlerdi.

Buradan etrafı seyrederken karşı yakadaki o vakitler Finikelilerin bir sömürgesi olan Kadıköyü’nü görerek çıktıkları noktada şehir kurmayıp Kadıköyü’nü seçenlere şaşmışlar ve “İşte kâhinin haber verdiği körler memleketi orasıdır” diyerek yeni şehirlerini Haliç ile Ligos burnu üzerinde kurmuşlardı.

Yeni şehire reislerinin ismine izafetle Bizans demişler ve bir müddet sonra Argos muhacirleri de gelip Bizans’a yerleşmişlerdi. Küçük bir kasaba halinde bulunan Bizans coğrafî mevkiinin önemi bakımından kısa zamanda bir ticaret merkezi haline gelmişti.

Şehir Met savaşları esnasında İraniler tarafından istilâ edilmiş ve M.Ö. 479′da Plate savaşından sonra Isparta Kralı Pozatyas tarafından geri alınmıştı. Bundan sonra Bizans, Atina, Isparta rekabetleri ve mücadeleleri arasında kendisini kurtarmaya çalışmış ve daima kuvvetli tarafla anlaşan bir siyaset gütmüştü.

Bizans için büyük tehlikeyi Makedonyalı Filip’in bu şehri Miladdan 340 yıl evvelki kuşatması teşkil etmişti. Şehir Filip ordularının eline geçmek üzereyken fırtınalı bir gecede birdenbire bulutlar sıyrılıp ay görünmüş. Bizanslılar bunu bir hayır alâmeti sayarak bütün güçleriyle savaşmışlar ve Makedonyalıların gece hücumunu püskürtmüşlerdi. Bu kurtuluşlarının bir şükran nişanesi olarak tanrıları Hekat’a ithafen bir heykel dikmişler ve bu tanrının bir simgesi olan hilâli de paraları üzerine basmışlardı.

Makedonyalıların kuşatmasını Gotların kuşatması takip etmiş, Bizanslılar bu tehlikeden de yıllık bir vergi ödemek suretiyle kurtulmuşlardı. Romalıların şarka doğru yayılmaları sırasında Bizans bağımsızlığı bir süre tanınmış fakat Roma İmparatorlarından Vespasies şehri işgal ederek bir Roma eyaleti haline sokmuştu.
Bizanslılar Roma imparatorlarından Septim Sevr’le Sevenius Nijer arasındaki anlaşmazlıkta ikincisini tutmuşlar ve bu hareketlerinin cezası olmak üzere Septim Sevr kuvvetleri tarafından üç yıl devam eden bir kuşatmaya uğramışlardı. Açlık ve felaket içindeki bu kuşatmanın sonunu büyük bir katliam takip etmiş ve Septim Sevr Bizansı taş taş üstünde kalmamak üzere surları ve bütün binalarıyla yerle bir etmişti.
Bir süre sonra Septim Sevr hareketinden pişmanlık duymuş ve oğlu Karakolla’nın da ricası ile şehri yeniden imara karar vermişti. Yeni şehir bu hükümdarın ismiyle anılan surlarla çevrilmiş, tiyatro, at meydanı, saraylar ve hamamlarla süslenmişti.

Eski Bizans, imparatorun oğluna izafetle Antoniana ismiyle anılmaya başlamıştı. Bizans artık bir Roma şehri halini almış bulunuyordu. Şehir bir müddet sonra da Seytbes Elureslerin hücum ve istilâsına uğramış ve Üsküdar’la beraber tahrip edilmişti. Eski Bizans’ın kaderini Edirne civarında Roma İmparatoru Konstantin ile kayınbiraderi Licinius arasında yapılan bir savaş değiştirmişti. * Licinius mağlup olmuş ve Bizanslılara sığınmıştı.

Arkadan yetişen Konstantin Bizans’ı kuşatmış ve şehirden kaçan kayınbiraderini Üsküdar civarında yakalamıştı.

Konstantin, zaferi üzerine kendisine boyun eğen Bizans şehrinin önemini takdir etmiş ve başkenti buraya nakle karar vermişti. Romalılar yeni doğan Hıristiyan dinini iyi karşılamamışlar ve bu dini eski tanrılara tercih ederek *yaymak isteyen Konstantin’i çekemez olmuşlardı. *Kostantin Hıristiyan dinini yaymak ve eski Bizans üzerinde Roma imparatorluğunun başkentini kurmak üzere Roma’dan ve İtalya’dan uzaklaşmıştı.

Konstantin’in kurduğu İstanbul

Konstantin Bizans’la, Roma arasında bazı benzerlikler bulmuştu. *Varoşlarıyla beraber bu şehir de yedi tepe üzerinde kurulmuştu. Ve keza 14 mıntıkaya taksim edilmiş bulunuyordu.
Mevkii ve vaziyeti de gerek askerlik gerekse hükümet idaresi bakımından çok mükemmeldi. Konstantin evvelâ yeni şehrinin sur yerlerini gösterişli bir alayın başında şu şekilde tayin etmişti.
Bir elinde kılıç olduğu halde yaya yürüyerek yapılacak surun yönünü tayin ve bunu pek geniş bir ölçekte tesbit eylemişti.

İstanbul şehri ve yedi rakamı

Kendisini takip eden müşavirler yeniden kurulacak şehrin büyüklüğüne şaşmışlar ve daha nereye kadar gidileceğini kendisinden sormuşlardı. İmparator onlara “önümde bulunan duruncaya kadar” cevabını vermişti. Sonraları surun mevkii Hazreti Meryem’in ilham eseri olmak üzere düşünülmüş ve Meryem, şehrin koruyucusu kabul olunmuştu.

Miladın 330. yılı Mayıs’ının 11′inci günü Yeni Roma şehrinin kuruluşu kabul edilmiş ve o gün şehre Yeni Roma ismi verilmiş fakat daha sonraları bu ismin yerini Konstantin şehri almıştı.

Konstantin yedi rakamını uğurlu sayıyordu. Bu bir gizli kuvveti haizdi. Kendisine etrafında yedi gezegenin dolaştığı bir güneş gibi bakılmasını istiyor **du. Konstantin (Apollon - Güneş) gibi hükümran olurdu.
Çemberlitaş dediğimiz yanık sütun üzerine bu sebeple ve kendisini imâ ederek Soli İnvicto (yenilmeyen güneş) ibaresini yazdırmıştı.

İmparator yeni şehrini yedi tepe üzerine kurmuştu. Şehrin kara tarafında yaptırdığı surda yedi kapı açmıştı ve Roma ileri gelenlerinden yedi kişiyi İstanbul’a getirtmiş, Yedi Kandil denilen divanhanesinde yedi bölüklük bir hassa kuvveti teşkil etmişti. Bu yedi tepe üzerinde Konstantin büyük ve mamur bir şehir kurmuştu. Şehrin ilk meydanı, İstanbul’un ikinci tepesi olan bugünkü Çemberlitaş’ta yapılmıştı. Bu meydan oval biçimdeydi ve ismine Forum Constantin deniliyordu. Meydana zafer takları, revaklar, heykeller yapılmış ve bugün de mevcut bulunan Çemberlitaş dikilmişti. İmparator ikinci meydanı Ayasofya yanına yaptırtmıştı.

İstanbul’un tepeleri, yolları, meydanları

Buna Augustée deniliyordu. Şehir ve meydanlar Yunanistan’dan, Anadolu’dan getirilen sütunlar, tanrılar namına dikilmiş heykellerle süsleniyor ve Roma’nın birçok ileri gelen aileleri, zadegânı yeni başkente geliyorlardı.

Halktan birçok aileler de Roma’yı bırakıp İstanbul’a göç ediyorlar ve burada yerleşiyorlardı. Konstantin gittikçe kalabalıklaşan şehrin surlarını kara yönünde Haliç’ten Marmara’ya doğru genişletmeye mecbur olmuştu.

İstanbul şehri, yedi tepe üzerinde kurulmuştur. Bugün birinci tepenin üzerinde Topkapı Sarayı ile Ayasofya, ikinci tepenin üzerinde Çemberlitaş’la Çarşı, üçüncü tepenin üzerinde Süleymaniye, dördüncü tepenin üzerinde Fatih, beşinci tepenin üzerinde Sultanselim, altıncı tepenin üzerinde Kariye Camii ile Edirnekapı civarı, yedinci tepenin üzerinde Altımermer’deki Çukurbostan bulunmaktadır. İstanbul Konstantin zamanında 13 mıntıkaya, sonraları Bilâkerte mahallesinin yapılmasıyla 14 mıntıkaya bölünmüştü. Bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu tepede Bizanslılar zamanında şehri zapteden Roma İmparatoru Septim Sevr akropolu yaptırmıştı.

Akropol birkaç mabedi, herkesin katıldığı oyunlar yapılmasına ve halkın toplanmasına mahsus yerleri kapsıyordu. Şehrin en büyük caddesi Mésé caddesiydi.

Etrafı direklerle çevrili olan bu cadde Ayasofya meydanından başlar ve Çemberlitaş meydanına kadar uzanırdı. Ogusten denilen Ayasofya meydanının etrafı direklerle, kitapçı ve sair dükkanlarıyla çevriliydi.
Bu meydandaki güneşe ve yağmura karşı Konstantin tarafından yaptırılmış iki sıra direkli yollar Jüstinyen zamanında tamir ettirilmişti. Ogusten meydanının ortasında sütun ve heykeller vardı. Forum ismi verilen umumi meydanlardan biri Çemberlitaş’ın bulunduğu meydandı. Buradan Forum Tori denilen Beyazıt meydanına gidilirdi. Öküz meydanı manasına gelen Forum Tavri şehrin en büyük meydanlarından biriydi.

Birçok yol burada birleşirdi.
I. Teodoz sütunu, II. Teodoz’un heykeli ve zafer takı bu meydanı süslemekteydi.
Şehzadebaşı Forum Amasteriyyanon, Aksaray Forum Bovis, Avrat Pazarı Forum Arkadiyus isimleriyle anılırdı.

Forum Amasteriyyanon Yaldızlıkapı, Edirnekapısı ve Unkapanı kapısından geçen yolların birleştiği bir meydandı, idama mahkûm olanlar bu meydanda öldürülürlerdi. Ana caddeler, küçük ara sokaklarla birbirine bağlanmış bulunuyordu.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

1949 yılında Altay Dağı’nın eteklerindeki Pazırık bölgesinde buzullar arasında kalmış bir kurgan ortaya çıkarıldı. Kurgana defnedilmiş olan ölünün yanına eski Türklerde adet olduğu üzere yaşarken kullandığı eşyalar da gömülmüştü. Bu eşyaların arasında bir de halı bulunuyordu. Bulunduğu bölgenin isminden dolayı bu halıya “Pazırık halısı” denildi. Halı uzmanlar tarafından incelendiğinde bilim dünyasında çok konuşulacak bilgiler ortaya çıkacaktı. Kurganda bulunan bu halı inanılmaz inceliği, yüksek kalitesi, motiflerinin zenginliği gibi özellikleri ile dikkati çeker. Buzul haline gelmiş bir kurgan odasında, mumyalanmış ölü at, dört tekerlekli araba ve diğer ev eşyaları arasında bulunan bu halı, ilk defa 1953′te yayınlanarak çok geniş ilgi uyandırmış, daha sonra etraflıca tanıtılmıştır.Halı 1.89×2 m. boyutunda ve çok ince yünden (iplik) yapılmış olup, 10 cm2′de 36.000 Gördes düğümü ile inanılmaz ve dahasonraları erişilememiş bir ustalık eseridir. Halı, süvari figürlerinden geniş bordur, geyik figürlerinden ikinci geniş bordur, grifonlardan bir iç ve bir dış dar bordur, zeminde 24 kare halinde haçvari çiçekleri ile kırmızı zemin üzerine beyaz, sarı ve mavi renklerin hâkim olduğu dama tahtası’na benzer bir örnek göstermektedir.

Tarihçelere göre Altay bölgesindeki bir yer adından dolayı “Afanasyevo Kültürü” denilen kültür alanında, ilk kez at ehlileştirilmiş olup bu bölgede yaşayan insanların da Hunlar olduğu belirtilmiştir. “Hayvan yetiştiren atlı göçebelerin, göç ederken, yük taşıyan hayvanlarca taşınabilecek, kolay nakledilebilen çadırlara ve çadır eşyalarına ihtiyaçları vardı. Çadırların tanziminde Avrupa üslubunda mobilyalar tanınmıyordu. Böylece çadırların tanziminde en önemli rolü halılar oynuyordu. Uhlemann’a göre halıcılığın asıl vatanın tam kuru istep bölgeleri olduğunu, Klimatik hususiyetler de ortaya koyar. İstep kuşağının en karakteristik göçebe kavimleri Türk kavimleri olduğu için, halı yapımı ve yayımı bakımından oynadıkları rolün en büyük olduğu yolundaki düşünceler de tabidir. Bu,pek çok mütehassısın üzerinde birleştiği bir fikirdir”.

Atla beraber koyun bozkır şartlarının vazgeçilmez hayvanıdır. At, manevra gücüyle yoğun Çin nüfusu karşısında Türklere hayat hakkını sağlarken, koyun da yapağıyla giyinecek ve barınacakları eşyaların yapımına imkan vermiştir. Türkler koyunların yünlerinden keçeler yapmışlar ve koç başlarını da keçelerine, kilimlerine halılarına damga olarak işlemişlerdir. Mesela “Yenisey’in yukarı akımında ve Uygurlar’dan sonra, bir müddet Moğolistan da yaşayan Kırgızların halıları da keçe cinsindendi. Bunlarda kullanılan bezek motiflerine yerliler koçkardıng müzü (koçların boynuzu) derler”.

Kazakistan’daki Kazak Türkleri’nin hâlâ keçeden ayakkabı-çizme yaptıklarını ve üzeri koç başlı nakışlarla işlenmiş keçeleri, bütün Türk cumhuriyetlerinde görmek mümkündür.

Rudenko, kurgandaki eşya ile halıyı İskitlere mal ederek MÖ 5. yüzyıla tarihlendirmiştir. Daha sonraki yayınlarda Ghirsman ve Bussagli, MÖ 4-3. yüzyıllara koymuşlar, nihayet Mongait, birçok araştırmacının MÖ 3. yüzyıl ile İsa’nın doğumu arasındaki yıllara tarihlendirmeyi uygun bulduğunu belirtmiştir.

Daha sonra J. Zick-Nissen ise, halının MÖ 5. yüzyılda Susa ve Frigya arasında herhangi bir merkezde yapılabileceğini, sanat geleneklerinin Kuzey Batı İran’ı işaret ettiğini ileri sürmüştür. Bununla beraber, ölülerin gömülmesi âdetleri, mumyalanmış ölülerin tipleri-genetik özellikleri ve Altay bölgesinin tarihi ile komşu kurganlarda çıkan diğer eserler karşılaştırılınca, halının Asya Hunları’na ve MÖ 3-2. yüzyıllara mal edilmesi akla yakın gelmektedir.

Dünyanın bilinen ilk halısı olarak kabul edilen Pazırık halısı üzerindeki pars damgası ile at, eyer ve pantolonlu süvari resimleri günümüze kadar bozulmadan kalabilmişlerdir. Pars, Kazakistan’ın eski başkenti Almatı’nın ve Tataristan’ın bugün dahi devlet damgasıdır.

Bir tek eyer ile atlı süvarilerin giyinişleri dahi, Pazırık halısının Türk kültürüyle ilgili olduğunu ispatlama açısından çok önemli ip uçları vermektedir. Ayrıca eyerin Türk buluşu olması ve atlı kültürün gereği olan giyim biçiminin Fars giyim tarzıyla alakasının olmaması da önemli bir bilgi kaynağıdır.

Vambery, 1863 yılında Hive, Tahran, Buhara gibi bölgelerde yaptığı seyahatler hakkında bilgiler verirken halı ve keçe imalatının Türkmenler tarafından yapıldığını zikrederek nakışların işlenişini şöyle anlatır: “Bir kadın dokunulması istenen nakışların örneklerini kum üzerine parça parça çizer, işçiler de bu örneğe bakarak halıyı dokurlar”.

Halı sanatının doğduğu coğrafya, Türklerin yaşadığı alanlardır. Halı hakkında yapılan yüzyıla yaklaşan çalışmaların halı sanatının bütün dünyaya Türkler tarafından tanıtıldığını ortaya koymaktadır. Pazırık halısından önce bulunan ve VI. yy. ait olan halı da Doğu Türkistan’da bulunmuştur.

İslam ülkelerine ise halı, Selçuklular tarafından tanıtılmıştır. Pazırık’da bulunan düğümlü halı da bilim adamları tarafından “Türk Düğümü” olarak bilinen “Gördes Düğümü” ile dokunmuştur. Ayrıca düğümlü halı tekniği ilk defa İç Asya’da kullanılmıştır. Bu nedenle bazı eserlerde düğümlü halıların Türk tarihiyle yakın ilgisi olduğu belirtilir. Sanat tarihçilerinin belirttiğine göre, “İran Düğümü” “asimetrik”, Türk düğümü ise “simetrik” tir. Dolayısıyla Pazırık halısındaki düğümlerin de simetrik olması, bu halının Türk halısı olduğu, en azından İran halısı olmadığı hususunda önemli bir belge olması gerek.

Bilindiği üzere Pazırık halısındaki ve günümüzdeki Türk cumhuriyetlerinde dokunan halı-kilimlerdeki hakim unsur hayvan damgalarıdır. Hayvan damgası ise konunun uzmanları olan Menghin, Kopper, Grousset, Rasonyi, Barovkaya gibi tarihçilere göre “göçebe kültür” alanından kaynaklanmıştır. Bu kültür çevresinin merkezini ise Hakas, Tuva ve Altay özerk cumhuriyetleri’nin olduğu coğrafya teşkil etmektedir.

alinti

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kilim, bilinen en eski dokuma türlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yapılan araştırmalar, insanların döşeme, örtü ve yaygı gereksinimlerini karşılama amacıyla, yün ipliklerini birbirinin arasından bir alt, bir üst geçirerek ilk olarak kilim yaptıklarını, daha sonra bu ipliklerin arasına yün iplikleri düğümleyerek halıyı oluşturdukları görüşünü güçlendiriyor.Selçuklular döneminde çok gelişmiş olan dokumacılığın en yaygın türlerinden birinin de kilim olduğu sanılmaktadır. Dokumalar dış etkenlerden kolay çürüdükleri için, bu el sanatı ürünlerinin en eski örneklerine ilişkin çok az bulgu vardır. Anadolu kilim sanatının ele geçebilen ilk örnekleri XVI. yy.’a aittir.Geleneksel Türk el sanatlarından olan kilim, enine ve dikey, iki ya da daha çok iplik grubunun değişik şekilleri birbiri arasından geçmesiyle ortaya çıkan bir dokuma sanatıdır. Hiç bir mekanik işlem olmaksızın tamamıyla insan emeği ile örülür.Tarihçesine baktığımızda; Türk yörüklerinin yanlız kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kilim dokuduklarını görüyoruz. Eski çağlardan beri, Orta Asya, İran, Anadolu ve Kafkasya’da hayvancılıkla yaşayan göçebe aşiretlerin yapıp kullandıkları bu dokuma günümüzde de devam etmektedir. Bu ülkelerin dışında Avrupa’da, Balkan ve İskandinav ülkelerinde Kuzey Amerika’da “navajo” adı verilen Kızılderili aşiretlerinde ve Güney Amerika’da Peru halkı arasında, dokunuş ve desen yönünden aynı tarz dokumalara rastlamak mümkündür.

Yörükler geçimlerini koyun yetiştiriciliği ile sağladıklarından, kilimlerin hammaddesi koyun yünü veya keçi kılıdır. Boyaları ise doğal “kök” boyalardır. Göçebe yörükler bu yaptıkları dokumaları bazen heybe olarak, bazen de beşik örtüsü veya çuval olarak değişik ihtiyaçlarına cevap vermek için kullanmışlardır. Ancak; bilinen o ki, Türk kilimleri gerek desen gerekse renk canlılığı ve çeşitliliği ile dünyaca meşhurdur. Çin’e veya İran’a ait bir kilime baktığımızda genelinde tekdüzelik hakimdir; adeta hepsi birbirine benzer.

Kilim Anadolu’nun hemen her yöresinde dokunmuş ve dokunmaktadır. Anadolu’da yaşamış etnik gruplar ve kültürler nedeniyle bu kilimlerin desenleri birbirinden çok farklıdır. Kilim, köylerde ve göçebe aşiretlerde genellikle kadınlar tarafından “istar” denilen ilkel ve kolay taşınabilir tezgahlarda dokunur. Bu tezgahlar dik veya eğik olarak yerleştirilir. Atış ve argaç denen dikey ve yatay iplik atkıların meydana getirdiği ana kasnak üzerinde, motiften motife geçilerek dokunan kilimlerde, gerek atkı, gerek çözgü telleri hep yündendir. Kök boyalarla boyanan iplikler zamanla solmama ve hatta daha hoş bir parlaklık kazanma özelliğine de sahiptirler.

Dokuma tekniğinin ilk olarak ne zaman ve nerede başladığı tam olarak bilinmese de hiç kuşku yok ki dokuma sanatı, genel bağlamda, Orta Asya’da başlamıştır. Bu bölgede yaşayan yerliler, ki göç eden bu kabilelere yörük ya da göçebe kabileler denilmektedir, büyük bir nüfus patlaması neticesinde Asya’nın batılarına göç edip kendilerine yaşamak için daha uygun alanlar aramaya başladıklarında göçebeler şiddetli bir çok hava koşullarına maruz kalmışladır. Bu nedenle çadırlarını kurmak için keçi yünü kullanmaya başlamışlardır. Keçi yünü koyun yününe nazaran çok daha uzun ve sıkıdır. Düz dokuma tekniği bu anlamda ilk defa göçebe tenteleri yapmak için kullanılmıştır.

Küçük bir kızın saç örgüsü at kuyruğundaki kısa ve sıkı saçların dışarı çıkması gibi keçi yünü de dokuma kumaşın dışına çıkarak düz dokuma çadırındaki delikleri kapar ve çadırı adeta su geçirmez bir halde getirir. Daha sonraları, bu göçebe insanlar çadırlarının toprak zeminindeki rutubetten kendilerini korumak ihtiyacı duymuşlardır. Bu yüzden düz dokuma tekniğinin aynısını kullanarak “Kilim” adını verdikleri zemin kaplamalarını üretmişlerdir. Yaşadıkları bu alanda pagan inanışlar hakim olduğu için düz dokuma motiflerinin çoğu tapınılan bir takım sembol betimlemeleri yansıtır.
Bir süre sonra dokuma sanatı gelişti ve günlük yaşamda kullanılan bir çok eşya; örneğin ulaşımda kullanılan at veya develerin eyer çantası gibi, dokumaydı.

Yörükler keçi yününden kilimler dokuyarak bunları sıcak battaniyeler olarak kullanıyorlardı. Kilimler ayrıca çadırların içinde bölmeler yaratmak için kullanıldığı gibi bebek beşiklerinde de kullanıldır. Kilim kenarlarından çadır direklerine bağlanarak beşiğin öne ve arkaya sallanmasına ve bu sayede de bebeğin uyuması sağlanırdı. Bu tür çeşitli dokumalar zaman içerisinde bir takım ek kullanımların oluşmasıyla evrimsel temelde gelişmiştir. Çadırlarda yaşayan bu göçebeler ilk başlarda kuru yaprak yığınlarını çadırlarının köşelerine dizmiş ve bunları yatak olarak kullanmışlardır. Ancak vücut ağırlığı altındaki bu yatakların toz toprak olmaları, çok az konfor sağlamaları ve sıklıkla değiştirilmek zorunda olmaları gibi dezavantajları bulunmaktaydı. Daha sonraları hayvan postlarının kullanımını model alarak, göçebeler bu düz dokumalarına (pile) eklemeye başladılar. Bu ilk pile kilimleri oldukça esneklerdi. Göçebeler bu kilimleri kolaylıkla katlayıp atların sırtlarına atarak bunları uzun yolculukları esnasında uyku çantaları olarak kullanmaktaydılar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, ilk düğüm atılmış- pile halıların ne zaman ve nerede dokunduğunu hiç kimse tam olarak bilmemektedir. Ancak hayatta kalmayı başaran en eski pile halı Altay dağlarının Pazyryk vadisindeki bir Sycthian prensinin mezarında keşfedilmiştir. İlk kez Sibirya’da bir rus arkeolog tarafından 1947′de segilenmiş ve şu anda da Leningrad’daki Hermitage Müzesi’nde sergilenmektedir. Bu halı Türk çift düğümü ile dokunmuş olup metrekaresinde 347.000 düğüm bulunmaktadır. Boyutları 3,62 m2 olan bu halıya yapılmış olan incelemeler neticesinde İsa’dan Önce 5. yüzyıla ait olduğu ortaya çıkmıştır. Pazyryk, diğer ismiyle Altay halısı oldukça gelişmiş bir görünüme sahiptir ve bu sebeple de dokumacılığın uzun bir geçmişe sahip olduğunun kanıtı niteliğindedir.

Türk halıları, ister düğümlü ister düz dokuma olsun, Türkler tarafından üretilmiş bilinen en mükemmel sanat şeklidir. Orta Asya’dan Türkiye’ye kadar tüm Türkler arasında halı dokuma sanatının yaygınlaşmasının çevresel, sosyal, ekonomik ve dinsel nedenleri vardır. Yüzyıllar boyu Türklerin yaşamış olduğu coğrafi bölgeler ılıman hava ikliminin bulunduğu alanlardı. Gündüz ve gece, yaz ve kış sıcaklık farkları oldukça değişkendi. Türk göçebeler, tarımsal alanlarda ya da kasabalarda kurdukları çadırlarda ya da büyük şehirlerdeki büyük evlerde yaşıyorlardı ve kendilerini soğuk havanın etkilerinden korumak için yerleri bazen de duvar ve girişleri halılarla kaplıyorlardı. Halılar her zaman pamuk ya da yün, nadiren de ipek eklemeleri el yapımı olurdu. Bu halılar soğuğa karşı doğal duvar görevini görmekteydiler. Düz dokuma kilimler ise sıklıkla batteniye, perde ya da koltukların üzerine konulan kaplamalar olarak kullanılırdı.

Türk halıları, tüm dünyadaki ev eşyaları arasında en çok satılanlarıdır. Zengin renkleri, sıcak tonları ve olağanüstü dokuları ile geleneksel motifleri Türk halılarının 13. yüzyıldan bu yana koruduğu mevkide büyük bir paya sahiptir. 13. yüzyılda Anadolu’yu dolaşmış olan Marco Polo, bu halıların güzelliği ve sanatsal değeri üzerine yorumlarda bulunmuştur. Bu dönemden kalan ve Selçuk halıları olarak bilinen diğer bir kaç halı, orta Anadolu’daki bir çok camide keşfedilmiştir. Selçuk Halıları bugün Konya ve İstanbul’daki müzelerde sergilenmektedir. Marco Polo’nun 1272 senesinde övmüş olduğu halıların aynısına bakıyor olabileceğimiz düşüncesi oldukça heyecan vericidir.

Türk Kilim ve Halı dokumacılığının Anadolu’daki yayılması ve gelişmesi Selçuklu İmparatorluğu dönemine rastlamaktadır. Dokuma sanatı Anadolu’ya 11. yüzyılın sonları ve 12. yüzyılın başlarına doğru en güçlü dönemini yaşamış olan Selçuklular tarafından tanıtılmıştır. Bir çoğu halen belgelenememiş sayısız halı parçasının yanı sıra, Selçuklu kökenli 18 adet halı ve parçası bulunmaktadır. Bilinen en eski Selçuklu halıları 13. ve 14. yüzyıllardan kalmadır. Bu halıların 8′i Selçukluların başkenti olan Konya’daki Alaattin Camisi’nde 1905 yılında Alman Konsolosluğu üyesi Loytred tarafından bulunmuştur. Bulunan bu halıların 1220 ile 1250 yılalrı arasında Selçuklu bölgesinde dokunmuş olduğu bilinmektedir.

3 büyük eksiksiz kilim, diğer bir takım ufak kilimlerden kalmış 3 büyük parça ve büyük kilimlerden kalmış 2 oldukça küçük parçadan oluşan 8 çarpıcı kilim 1930 yılında Beyşehir’deki Esrefoğlu Camisinde bulunmuştur. Günümüzde, bu kilimler Konya’daki Mevlana Müzesi’nde ve Londra’daki Kier Kolleksiyonunda sergilenmektedir. Üçüncü bir grup halı kalıntısı ise 1935-1936 yıllarında Fostad’da ( Eski Kaire) bulunmuştur. Fostad’da bulunmuş bu 7 kilimin 14. yüzyılda Anadolu’da dokunmuş olduğu belgelenmiştir. Bahsettiğimiz bu 18 kilimin ortak tasarım özelliği Kufic kenarları, 8 uçlu yıldız ve geometrik motifleridir. Orta Asya kökenli Türk kilimleri 14. yüzyıla kadar tüm karakteristik özelliklerini korumuştur. Osmanlıların tüm Anadolu’da kontrolü ele geçirmelerinden sonra motiflerin karakteristik özellikleri ve ölçülerinde bir takım değişimler olmaya başlamıştır.Osmanlı Hükümdarlığı esnasında bir çok Türk kabile beraber yerleşip bir dizi kasaba ve küçük şehir kurmaya karar vermiştir. Hereke şehri Marmara Denizi’nin kıyısında İstanbulun 60 km kadar doğusunda kurulmuştur. İlk saray halısı atölyesi Hereke’de tesis edilmiştir ve Osmanlı saraylarını dekore etmek üzere değişik ölçülerde halı dokumacılığına başlanmıştır. Bu istisnai güzellikteki kilimler aynı zamanda barış ve savaş dönemlerinde Avrupa ülkeleriyle ilişkileri pekiştirmek adına kral ve kraliçelere, ordu komutanlarına hediye olarak da yollanmıştır. 14. yüzyıl sonlarına doğru bu kilimler Avrupa evlerine, kiliselerine ve şatolarına girmeye başlamıştır.14.-16. yüzyıllar süresince Türk kilim tasarımları Holbein, Lotto, Memling ve Van Eyck gibi Avrupalı birçok ünlü sanatçının resimlerinde yer almıştır. 16. yüzyıl başlarında Avrupalı neredeyse her prensin kendine özel bir koleksiyonu vardı. Viyena’da insanların kilim almasına ise ancak 1671′den sonra izin verilmeye başlanmıştır. Türklerin Viyena’yı terketmesinden sonra birçok Türk kilimi çadırlar içinde bırakılmıştır. Bu sayede güzel Türk halıları Avrupa halkı tarafından tanınmıştır. Bir süre sonra ise Avrupalı kral ve kraliçeler şatolarını ve saraylarını ziyarete açmışlardır. Bu da Türk kilimlerine olan ilgiyi arttırmış ve bu sayede kilimlere olan talep de artmıştı.19. yüzyılda İstanbul’un Kumkapı, Topkapı ve Üsküdar gibi bölgelerinde saray halısı atölyeleri açılmaya başlanmıştır. 1891 de ise Sultan Abdülhamit II Hereke’deki atölyelerin sayısını ve büyüklüğünü arttırmıştır. Böylece Hereke’deki halı dokumacılığı çeşitlilik kazanmıştır. Bu gelişim süresince Orta Asya’dan Anadolunun ovalarına ve kıyı şeritlerine kadar Anadolu kilimleri saflığını ve karakteristik özelliklerini korumuştur. Türk saray kilimleri Türk egemenliğideki kaynaklardan esinlenmiş olup Türk standart ve gereksinimlerine göre değişikliklere uğramıştır. Bu süreç içerisinde kilimler Avrupa’da da hakettikleri yere ulaşmıştır. Hereke, Uşak ve Bergama gibi bölgelerin kilimleri zaman içinde ünlenmiştir. Anadolu kilimlerinin tasarım, renk ve sembolleri inanılmaz bir şekilde zengindir. Bu kilimler günümüzde 750den fazla köyde dokunmaktadır.Orta Asya Kilimleri
Irak’ın yanısıra Afganistan, Hindistan ve Pakistan gibi diğer ülkeler de ihracat için el dokuma kilimleri üretmektedir. Hem Pakistan hem de Hindistan oldukça modern kilim ve tekstil endüstrisi geliştirmişken Afganistan’ın kilim ihraç endüstrisi oldukça kısıtlı kalmıştır.Hindistan Kilim dokumacılığı Hindistan’da İran’da olduğu kadar eski bir gelenek değildir. Kilim dokumacılığı Hindistan’a 16. yüzyılda İran İmparatorluğu tarafında tanıtılmıştır. 1526-1530 yılları arasında İran kilim dokuma endüstrisi gelişmeye başlamıştı. 15. yüzyıl sonunda İran’daki Mongol hakimiyeti sona erdiğinde Hindistan kilim dokuması konusunda bir hayli ilerlemişti. 1501 yılında İran yönetimi Hindistan’da dokumacılık için profesyonel atölyeler açmış ve bu konuda uzman kişileri denetleyeci olarak atamıştır.

Sonuç olarak neredeyse tüm Hint tasarımları ünlü İran tasarımlarının birer imitasyonudur. Bu kilimleri birbirinden ayırın tek özellik yünün ve dokumanın farklı nitelileridir.
15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Hindistanda üretilmiş kilimlerin çoğu nerdeyse İran dokumaclığı kadar iyidi ancak 17. yüzyılın sonunda bu sanat hemen hemen sona erdi. Dokuma endüstrisi 1800li yıllardan İngilizler tarafından yeniden kuruldu ancak bu tarihten sonra üretilen halılar eskisi gibi olamadı.

Hint kilimlerinde kullanılan yünün İran halılarında kullanılandan daha kalındı. Ayrıca Hint kilimlerini sertliklerinden ötürü katlamak çok daha zordur.
Yine de güzel görünümleri ile zeminlerinizi süsleyip uzun seneler yıpranmayan kilimledir.

Pakistan
Hindistan’daki gibi Pakistan’ın kilim endüstrisi de İran İmparatorluğu’ndan etkilenmiştir. İran yönetiminin 16. ve 17. yüzyıllarda Pakistan’a kilim üretim olanakları getirmesiyle dokumacılık bu bölgede de önemli ölçüde gelişmiştir.
Pakistan’ın bugünkü stil ve desenleri ya İran, ya Türk ya da Buhara tasarımlarını örnek alır niteliktedir. Buhara kilimleri oldukça yumuşak ve parlak bir yün yapısına sahiptir. Bu kilimlere olağanüstü bir yumuşaklık kazandırmak amacıyla saf koyun yünü kullanılmaktadır. Bu tasarımlarda sadece 2 ya da 4 renk kullanıır ve bu renkler de genellikle yeşil, mavi ya da kırmızının tonlarından oluşmaktadır. İran kilimlerine benzer olan çeşitleri ise hem kalite bakımından hem de fiyat açısından yüksektir.
Bugün Pakistan dünya çapındaki en büyük 4. halı üreticisidir.

Afganistan
Afganistan’ın halı endüstrisi, ülkenin politik sorunlarla karşılaşmasından önce olduğu kadar iyi değildir. Günümüzde ülkede bir çok kilim üretiliyor olmasına karşın ihracat oldukça azdır. Bu nedenle Afganistan halılarını diğer dünya ülkelerine Pakistan ve İran aracılığıyla pazarlamaktadır.
Afgan kilimleri genellikle Buhara kilimlerine ve Türkiye’de üretilenlerle doğu Türkmenistan kilimlerine benzemektedir. Afgan kilimlerinde kullanılan renkler heyecan verici ve kilimin tarzına özel renklerdir. Çeçen kabileleri gibi Afgan göçebeleri günümüzde halen kilim üretmektedir ancak bunlar çok az miktarda olduklarından ötürü oldukça nadir ve zor bulunurlar.
Umuyoruz ki bu politik kaos içerisinde Afganistan kilimleri sonsuza dek yol olmaz.Avrupa Kilimleri
Avrupa’daki kilim dokuma sanatının kökeni belirsiz olmaklaberaber bazı Avrupa ülkelerinin neredeyse 1000 yıl evvel düz dokumalar ve duvar halıları üretmiş olduğu bilinmektedir. Kanıtlar göstermektedir ki doğu kilimleri ilk olarak M.S 1000 yılı sonrasında ithal edilmiştir. Bu da pile-knotting tekniğinin hemen taklit edilmesiyse eğer daha önceden biliniyor olduğu anlamına gelmektedir.

Şile halıların Avrupa’da yayılması 11. ve 13. yüzyıllarda sürmüş Haçlı Seferleri, Marco Polo’nun (1254-1324) seyehatleri ve Venedik’teki elçilikler sayesinde gerçekleşmiştir. Ayrıca Portekiz’in 14. yüzyılda başlamış olan koloni genişlemesi da etkenlerden biriolarak kabul edilir.
Avrupa pile halılarından kalan en eski parça Harz Dağı bölgesindeki Quedlinburg’daki Schlosskirche’de korunmaktadır. Bu kilim tek pile düğüm ile dokunmuş olup bu özelliği ile İspanyol halılarına benzemektedir ancak yapılan araştırmalarda bu kilimin İspanyol dokumacılığı ile bir bağlantısı bulunamıştır.1255 yılında Castilelı Eleanor İngiltereli Edward I ile evlendiğinde yanında bir çok İspanyol kilimi getirmiştir.
İngiltere’nin büyük bir bölümünde17. yüzyıl başlarına kadar saraylarda ve büyük evlerde bile hasır ve samanlar zemin kaplaması olarak kullanılmaktaydı. Britanya zaman içerisinde zenginleştikçe tüm bu saman ve hasır kilimlerin yerini pile kilimler aldı.
Eski Avrupa tablolarında betimlenmiş tüm zemin kaplamaları doğu kilimlerine benzemektedir. Bu da çok şaşırtıcı bir durum değildir çünkü Avrupalılar bu sanatı kendileri öğrenmeden çok önce İran halıları ihtal etmekteydiler.

Bir çokları Venedik’in 15. yüzyılda Asya’dan kilimler ithal ettiğine ve Avrupalıların özellikle doğu kilimlerini tercih ettiklerine inanmaktadır. 17. yüzyıl sonlarında iran ve Türk halıları Avrupa’nın en fazla değer gören halılarıydı. Krallar diğer politik liderlere müttefik olmak için ipek İran halıları armağan etmketeydiler.

18. yüzyılın ortalarından 19. yüzyıla kadar Avrupalı neredeyse her ülke kendi kilim dokuma sanatına başlamıştı. En iyi üreticiler İspanya, Fransa, Polonya, İtalya, İngiltere, Almanya, Avusturya, Hollanda ve Romanya’ydı.Günümüzde Avrupa el dokuma kilimleri sanayinin işçilik maaliyeleri ile yarışmaması nedeniyle oldukça nadir üretilmektedir. Bunun yerine Belçika gibi kimi Avrupa ülkeleri özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında önemli makina dokuma halı sanayileri geliştirmişlerdir.

Kaynak:
Güran Erbek
Kültür Bakanlığı Yayınları

Dünyanın en uzun kilimi Eşme

Uşak’ın kilimleriyle ünlü ilçesi Eşme’de, 3 ayda dokunan 21.4 metrelik kilimin ”dünyanın en büyük kilimi” olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmesi için çalışma başlatıldı.Eşme kiliminin özenli dokumasıyla dünyada çok ayrı bir yere sahip olduğu ve bu ünü ilçenin tanıtımında daha etkin kullanmanın yollarının arandığı belirtiliyor

 

 

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Japoncanın İlginç YanlarıJaponcada noktolama işaretleri, büyük-küçük harf ayrımı yoktur.Soldan sağa yazıldığı gibi yukarıdan aşağı da yazılabilir. Ama ikinci durumda yazmaya kağıtın sağ üst köşesinden başlanır.45 temel sesleri ama 51 harfleri var. Bu harflerden bazıları için yanına ufak çizik atınca ince okunuyorlar. Bazıları da küçültüp diğerinin altına yazılınca birleşik okunuyorlar. Ve bazıları da hem ince hem birleşik okunabiliyorlar.Her harfin kolay çizilmesi için geliştirilmiş çizim sırası-tarzı vardır.Aynı okunuşlara sahip 3 farklı alfabe seti kullanırlar.

Japonlar Çinlilerden öğrendikleri alfabe ile ilk yazmaya başlamışlardır. Çinlilierin hanzisinden kendileri kanjiyi geliştirmişlerdir. Günümüzde kanjiyi Japonlar isimleri, sıfat ve fiil köklerini yazmak için kullanıyorlar. Dünya ise logo ve dövme tasarımlarında

Ve zamanında da kadınların kullanması için hiragana alfabesini geliştirmişlerdir. Çünkü erkekler ile aynı eğitimi alamıyorlardı. Günümüzde hiragana çekimli fiil ve sıfatları, Japon kökenli kelimeler ve kanji ile yazılması zor olan kelimeler için kullanılıyor.Son olarak katakana alfabesi, çizimi en kolay alfabe ve yabancı kökenli kelimeler ile taklit sesler (ding-dong gibi) yazımında kullanılıyor.Dil kuralı olarak üç zamanları vardır. Geçmiş, gelecek-geniş, şimdiki zaman. Yani Türkçede ki gibi geçmiş zamanın hikayesi gibi bir kuralları yoktur.Çoğul ekleri yoktur. Yani araba ile arabalar aynı yazılır.-ne, -yo şeklinde anlamı olmayan sadece konuşmayı süslemeye yarayan ve cümlenin sonuna eklenen sesleri vardır.

Japonlar kendilerine Nihonjin, Türklere ise Torukojin derler. (j’yi c diye okuyun)

Cümle öğelerinin sıralanışı Türkçe ile aynı; özne + nesne + yüklem . Öyle ki ekler bile aynı sırada denk geliyor, ve vurgu yapılacak nesne Türkçe’deki gibi yükleme yakın söyleniyor.

Tarihi söylerken Gün-Ay-Yıl sırasında söylemek yerine Ay-Gün-Yıl tercih ediyorlar.

Ayların özel isimleri yok. Mart yerine “3. ay” diyorlar.

Ayın ilk 10 gününün özel isimleri var. 3 Mart yerine sangatsu mikka gibi.

Türkçede rakamları okurkan yüz-bin-milyon diye ayırırken Japonlar yüz-bin-onbin şeklinde ayırıyorlar.

Japonca’da L sesi yok. L yerine r, ru ve ya eru diyorlar. İsutanburu gibi…

İsim söylerken önce soyismi ardından adı söylemek adetleri…

İsimlerin sonuna saygı, sevgi için -san, -sama, -chan, -kun gibi ekler takıyorlar. Ve Fuji dağından bahsederken de -san ekliyorlar.

Bazı kelimelerin başına o- getirerek sözü kibarlaştırıyorlar.

Cha kelimesi çay demek. Ama kastettikleri yeşil çay.

Haftanın günleri

Pzr - güneş
Pzt - ay
Sl - ateş
Çrş - su
Prş - ağaç
Cm - altın
Cmt - toprak

köklerinden geliyor.

Japonca öğrenen biri Çinceyi daha rahat öğrenmez. İkisi farklı dil ailesinden. Japonca ile Türkçe aynı dil ailesinden. Japoncayı öğrenmek alfabesini saymazsak İngilizce öğrenmekten daha kolay.
alıntı………

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu