Kategori 'Efsaneler / Destanlar' Category

N

Naiadlar : Çeşmelerin kaynakların. Derelerin perilerine verilen ad. Naiadlarda insanlar gibi ölümlüydüler.

Napae : Çayırların perilerine verilen ad.

Nannakos : Phrigia’nın en eski kralı. Tufanın olacağını önceden sezip halkıyla birlikte tanrılara dua edip kurban kesmişlerdi.Ve tanrılar onları tufandan korumuştu.

Narkissos : Aşktan kaçınan bir delikanlı. Nergis çiçeğine çevirildi.

Nauplios : Euboea adası kralı. Poseidon ile Amymone’nin oğlu. Klymene ile evlenip bir çok çocuk babası oldu.

Nausikaa : Skeria adasının kralı Alkinoos’un kızı. Odyseus’a yardım etmişti. Tanrıçalar kadar güzel olan bu prenses, asaletin sembolüdür.

Neanthos : Lesbos tiranı Pittakus’un oğlu

Nektar : İçenlerin ölümsüz olduğu tanrılara mahsus içki.

Neleus : Poseidon ile Tyro’nun oğlu. Karısı Khloris’ten Nestor adında bir oğlu oldu. Herakles ile girdiği bir çarpışma sırasında öldü.

Nemesis : Gece’nin kızı intikam tanrıçası. Aynı zamanda o, dünyada adaleti koruyan, haklıyı haksızdan ayırd eden bir ahlak tanrıçası idi.

Neoptolemos : Akhilleus ile Lykomedes’in kızı Deidamie’nin oğlu. Çok cesur bir savaşçıydı ancak aynı zamanda acımasızdıda. Affetmek duygusundan yoksundu.

Nephele : Athomas’ın karısı, Helle ile Phriksos’un annesiydi.

Neptun : Romalıların Poseidon’a verdikleri ad.

Nereus : Denizler ihtiyarı olan Nereus Pontos(Deniz) ve Gaia(Toprak)nın oğlu. Okeanos’un kızı Doris ile evlendi ve bu evlilikten Nereid’ler oldu.

Nerio : Romalılarda harp tanrısının karısı olup, kahramanlığı temsil eder.

Nerites : Nereus ile Doris’in oğlu olup güzelliği ile Aphrodite’I kendine aşık etmişti. Aphrodite tanrılar dağı Olympos’a çıkarken onuda yanında götürmek istedi ancak Nerites anne ve babasının memleketi denizi tanılar dağına tercih etti. Buna çok sinirlenen Aphrodite onu kayaların üzerine yapışıp kalan hareket edemeyen kabuklu bir deniz hayvanına çevirdi.

Nereidler : Nereus ile Doris’in kızları olan deniz perileri. Birbirinden güzel olan bu kardeşler dalgaların sembolüdürler.

Nessos : Kentaur’lardan biri. Herakles’in karısı kaçırmaya çalıştı fakat Evenos’un kabarmış sularını geçince Herakles onu öldürdü.

Nestor : Neleos ile Khloris’in en genç oğlu. Herakles onun onbir kardeşini öldürdüğü zaman sadece o kurtuldu ve babasının yerine Pylos kralı oldu.

Nikaea : Sangarios (Sakarya) nehrinin kızı. Aşktan nefret ediyor sadece avlanmayı seviyordu. Dionysos onu görünce vurulmuştu ancak Nikaea ona yüz vermedi. Bunun üzerine Dionysos da onu şarap içirerek baştan çıkardı. Telete adında bir kızları oldu başlangıçta bu zoraki evlilikten hiç hoşlanmayan Nikaea daha sonradan şarap tanrısıyla yakınlaştı ve Satyros adında bir de oğulları oldu.

Nike : (Victoria) Zafer tanrıçası

Niobe : Lydia kralı Tantalos’un kızı, Apollon ve Artemis’in annelerini hor gördüğü için oniki çocuğu öldürüldü ve oda kayaya çevirildi.

Nireus : Helene’yi almak isteyen delikanlının biri çok güzeldi ancak basit bir ailedendi.

Nisos : Athena kralı Pandion’un oğlu. Syklla adında bir kızı vardı. Syklla Minos’u sevdiği için babasına ihanet etti.Ancak babasına ihanet eden bir kıza güvenemiyeceği için Minos ona yüz vermedi. Bunun üzerine kız kendini denize attı. Onu bir balığa babasının da kartala çevirdiler.

Nomos : Kanunların koruyucusu.

Notos : En önemli dört rüzgardan biri. Eos ile Astraeos’un oğlu. Güney rüzgarı Lodos olarak bilinir.

Nyks : Khaos’un kızı gece.

Nykteus : Poseidon ile Kelene’nin oğlu, Antiope’nin babası.

Nyktime : Lesbos kralı Epopeus’un kızı. Babasına gönül verdiği için tanrılar onu yarasaya çevirdiler.

Nyktis : Nykteus’un kızı. Thebai kralı Labdakos ile evlendi. Laios doğdu.

Nymphe’ler : Dağlarda, kırlarda, ormanlarda, çeşmelerin kaynakların başında, nehirlerde yaşadıkları sanılan peri kızları.

Nysa : Nysa dağına adını veren peri kızı. Dionysos’u bu dağın perileri büyütmüştür.

Nyssia : Phrygia’nın kralı Kandaulos’un karısı. Kral karısının güzelliğine hayran idi. Gözdelerinden Gyges’I gizlice karısını çıplak görmesi için yatak odasına aldı. Nyssia bunu fark edince “Ya kocamı öldür benimle evlen yada sen ölümü göze al” diye korkutunca Gyges kralı öldürüp Nyssia ile evlendi.

O

Odysseus : Meşhur Yunan kahramanı. İthaka kralı. Laertes ile Antikleia’nın oğlu. Çok zeki bir adamdı, düşmanlarını zekası ve kurnazlığı ile yendi. Penelope ile evlendiği sıralarda Troia savaşı başlayınca savaşa gitmemek için çeşitli bahaneler ileri sürdü ancak savaşa gitmek zorunda kaldı. Tahta at fikride Odysseus’a aitti. Zeka tanrıçası tarafından çok sevilen kahraman Poseidon’un kinini kazandığından Troia dönüşü başına bir çok belalar gelmişti.

Oegipan’lar : Dionysos’un peşinden giden sivri kulaklı varlıklar.

Oiagros : Thrakia kralı ve Orpheus’un babası. İlham perilerinden Kalliope ile evlendi ve Orpheus doğdu.

Oidipus : Thebai kralı Laios ile İokaste’nin oğlu. Bilmeden babasını öldürdü ve özannesi ile evlendi.

Oileus : Lokrisli Aias (Ajax)’ın babası

Oineus : Aitolia’da Kalydon kralı. Dionyssos’a hizmette kusur etmediği için şarap tanrısı üzüm suyuna bu kralın adını verdi.

Oinomaos : Ares ile Harpinna’nın oğlu, Pisa kralı. Steroria ile evlenmiş, Hippodameia adında güzel bir kızı olmuştu.

Oinone : Kebren(Değirmendere) ırmağının tanrısının kızı. Paris bukızı sevmişti ancak Aphrodite ona Helene’nin aşkını aşılayınca bu peri kızını terk etti. Buna rağmen Troia savaşı sonunda Paris ağır yaralandığında sevdiğinin yanına koştu ve onu iyileştirmeye çalıştı ama elinden bir şey gelmedi ve Paris öldü. Bunun üzerine Oinone kendini öldürdü.

Oinopion : Dionysos ile Ariane’in oğlu, sakız adası kralı idi.

Oinotrop’lar : Delos kralı Anios’un kızlarınaverilen ad. Dionysos bu kızlara neye dokunurlarsa şarap yapma gücünü vermişti. Agememnon bu meziyetleri için kızları kaçırmaya kalkışınca kızları birer güvercine çevirdi.

Oinotros : Lykaon’un oğullarından birinin adı.

Oionos : Alkmene’nin yeğeni.

Okeanid’ler : Okeanos’un kızları. Kaynak dere ve akarsu tanrıçaları.

Okeanos : Uranos ile Gaia’nın oğlu. Denizlerin ve suyun sembolü.

Okhimos : Helios ile Rodus perilerinden birinin oğlu.

Okyrrhoe : Samos perilerinden.Khesias ile Imbrasos ırmağının kızı. Apollon bu kızı sevdiği gemici Pompilos’tan kaçırıp gemicinin teknesinide kayalarda parçaladı.

Olympos : Thessalai’da ki tanrılar dağı.

Omphale : Lydia’nın efsanevi kraliçesi. Herakles ile olan aşkı ile ün salmıştı. Yunanistan’ın rakipsiz kahramanı bu eşsiz güzel karşısında her şeyi unuttu. Kraliçe onu bir köle gibi kullanıyor aşkını sömürüyordu.

Oneiros : Rüya Agamemnon’u aldatmak için Zeus tarafından gönderilen uyku cini.

Onkos : Apollon’un oğlu, Arkadia’da kurduğu bir şehre adını verdi.

Opheltes : Nemea kralı Lykurgos ile Eurydike’nin oğlu. Bir yılan sokması sonucu öldürüldü.

Ophieus : Messaniaların kör tanrısına verdikleri ad.

Ophion : Titanlardan biri. Kronos ve Rhea dan önce karısı Eurynome ile birlikte göklerde krallık ediyordu ancak Kronos onu yenip Tartaros’a attı.

Ophioneus : Messania’lı meşhur kahin.

Oread’lar : Dağ perilerine verilen ad.

Oreithyia : Boreas’ın karısı. Kalais ve Zetes adlı iki çocuk doğurdu.

Orestes : Agamemnon ile Klytemenestra’nın oğlu. Babasını öldüren annesi ile sevgilisinden intikam aldı.

Orion : Bolotia’nın ünlü kahramanı. Dev gibi bir vücudu güzel bir yüzü vardı. Poseidon ile Euriale’nin oğlu idi.

Orkos : Hades’in latince adı

Orpheus : Thrakia kralı Oiagros’un oğlu ve Yunanlıların efsanevi şairi.

Orthia : Artemis’in lakabı

Orthopolis : Demeter’in büyüttüğü bir kral çocuğu.

Orthron : Bir çok başı ve yılan gibi bir vücudu olan Geryon’un köpeği Herakles tarafından öldürüldü.

Otos : Aloadlardan biri, Ephialtes’in kardeşi.

Otreus : Dymas’ın oğlu Phyrigia kralı.

Ortygia : Leto’nun kızkardeşi. Kendisine aşık olan Zeus’tan kaçtığı için baş tanrı onu bıldırcına çevirdi.

Otrynteus : Anadoluda Tmolus (Bozdağı) eteklerindeki bir kasabanın kralı. Nais adlı bir peri kızıyla evlendi. İpsition adında bir oğlu oldu.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Türk mitolojisinde, tufan ile ilgili örnekler Altay Türkleri’nin efsanelerinde yaşamaktadır. Altay Türkleri’nde, tufan efsanesinin bir kaç söyleyişi vardır. Aşağıda bu söyleyişlerden birine yer verilmiştir. Aşağıda yer alan ve U. Harva Holmberg tarafından nakledilen Altay Tufan Efsanesi, İslam ve Hıristiyan dünyasının Nuh Tufanı anlatılarına oldukça benzemektedir. Altay Tufan Efsanesi, özetle şöyledir:

Sel bütün yeri kapladığında, Tengiz (=Deniz) yerin üzerinde efendi idi. Tengiz’in yönetimi altında Nama adında iyi bir erkek yaşardı. Nama’nın Sozun Uul, Sar Uul ve Balık adlarında üç oğlu vardı.

Ülgen (Tanrı), Nama’ya bir kerep (=tahta sandık) yapmasını buyurdu. Nama, sandığın yapılması işini üç oğluna bıraktı. Oğulları, kerepi bir dağ üzerinde yaptılar. Kerep yapıldıktan sonra Nama, onu her biri seksen kulaç olan sekiz halatla köşelerinden yere bağlamalarını söyledi. Böylece su seksen kulaç yükseldiğinde durum anlaşılacaktı. Bundan sonra Nama, ailesi ile çeşitli hayvanları, kuşları alarak kerepe girdi.

Yeryüzünü sisler kapladı. Dünya korkunç bir karanlığa gömüldü. Yerin altından, ırmaklardan, denizlerden sular fışkırdı. Gökten sağanaklar boşandı. Yedi gün sonra yere bağlanan halatlar koptu, kerep yüzmeğe başladı; suyun seksen kulaç yükseldiği anlaşıldı. Yedi gün daha geçti. Nama en büyük oğluna kerepin penceresini açmasını, çevreye bakmasını söyledi. Sozun Uul bütün yönlere baktı. Sonra şöyle dedi: “Her şey suların altına batmış. Yalnızca dağların dorukları görünüyor.” Daha sonra Nama da baktı. O da “Gökyüzü ile sular dışında bir nesne görünmüyor” dedi.

Kerep sonunda sekiz dağın birbirine yaklaştığı yerde durdu. Çomoday ve Tuluttu dağlarında karaya oturdu. Nama pencereyi açtı, kuzgunu serbest bıraktı. Kuzgun geri dönmedi. İkinci gün kargayı gönderdi, üçüncü gün saksağanı gönderdi. Hiçbiri geri gelmedi. Dördüncü gün bir güvercin gönderdi. Güvercin, gagasında bir ince dalla geri döndü. Nama bu kuştan, öteki kuşların niçin geri gelmediğini öğrendi. Onlar sırasıyla geyik, köpek ve at leşi yemek üzere gittikleri yerde kalmışlardı. Nama bunu duyunca öfkelendi. “Onlar şimdi ne yapıyorsa, dünyanın sonuna değin onu yapmağa devam etsinler” dedi.

Efsanenin devamında Nama yaşlandığı zaman, kurtardığı canlıları öldürmesi için kendisini kışkırtan karısını öldürür. Oğlu Sozun Uul’u yanına alarak cennete (göğe) çıkar. Daha sonra orada beş yıldızlı bir yıldız kümesine dönüşür. Holmberg’in düşüncesine göre, tufan kahramanları, Yayık Han’a dönüşmüştür. Yayık Han, Altay Türkleri’ne göre, insanları koruyan ve yaşam veren bir ruhtur. Ayrıca insanlarla Ülgen (Tanrı) arasında elçilik yapar.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kırım’ın Mishor kasabasında destanlara konu olmuş, efsanevi Arzı Kız’ın (Mishor Kızı) öyküsüdür. Yolu buraya düşenler Mishor Kızı’nın sahilden 20-30 metre açıktaki bronz heykelini görebilir ve hemen karşısındaki dalgalı ve derin Karadeniz’e girebilme ayrıcalığını yaşayabilirler.

Efsane

Mishor köyünde yaşayan Abiy Aga’nın biricik kızı dillere destan güzellikteki Arzı’nın pek çok taliplisi vardır. Kimsede gönlü olmayan Arzı Kız bir gün çeşme başında komşu köyden Emir Asan adlı yiğit bir delikanlı ile karşılaşır. Birbirlerine aşık olan iki genç, köydeki coşkulu nişan töreninin ardından düğün hazırlıklarında başlarlar.

Köyde pek sevilmeyen tüccar Ali Baba, bir gün çeşme başında Arzı Kızı görür ve güzeller güzeli Arzı’yı kaçırıp saraya satmayı, bu işten de büyük paralar kazanmayı planlar. Bu amaçla Arzı Kızı adım adım takip ettirmeye başlar.

Düğün günü gençler neşe içinde düğün hazırlıkları ile meşgulken Ali Baba ve adamları çeşme başındaki Arzı Kızı kaçırırlar ve tekneye bindirip yola koyulurlar. Arzı’nın çığlıklarını duyan Asan, Abiy Aga ve köy halkı çeşme başına geldiklerinde Arzı Kız’dan geriye sadece su testisi kalmıştır.

Mishor’dan kaçırılan Arzı Kız, İstanbul’da ağırlığınca altın karşılığında satılır ve sarayda padişahın huzuruna çıkarılır. Artık Arzı Kız için hasret ve hüzün dolu günler başlamıştır. Sarayda mutsuzdur ve memleketini, Kırım’ı özlemektedir. Vatan hasretine dayanamayan Arzı Kız bir gün sarayın denize bakan kulelerinden birine çıkıp kucağında minik oğlu ile birlikte kendini denize bırakır.

İşte o akşam, Arzı Kız kucağında yavrusu ile “Deniz Kızı” olup, Mishor’da çeşmenin başında kıyıya çıkar. Çeşme başında eski günleri düşünüp, geçmişi andıkan sonra, yürekten bir “Ah!..” çekerek kendini tekrar Karadeniz’in dalgalarına bırakır.

Ruslar Kırım’ı işgal ettikten sonra bu bölgeyi mülküne geçiren Prens Knyaz Yusupov bu efsaneden çok etkilenir ve destanda adı geçen sahile bir çeşme ve Arzı Kız ile Ali Baba’yı tasvir eden bir anıt inşa ettirir. Denizin ortasında da deniz kızına dönüşen Arzı Kızı kucağındaki oğluyla tasvir eden bronzdan bir heykel yaptırır. Heykel zamanla Karadeniz’in azgın dalgalarına dayanamayarak yıkılsa da bilahare yerine bronzdan bir heykel daha yapılmıştır.

Edebi Yönü

Bu duygusal destansı hikaye, 1900’lü yılların başında “Yusuf Bolat” tarafından oyunlaştırıldı ve kısa zamanda Kırım Tatarlarının en meşhur tiyatro oyunlarından biri oldu. “Kırım Tatar Akademik Tiyatrosu” tarafından sahneye konan “Mishor Kızı Müzikali”, 2002 senesinde Kırım Derneği Genel Merkezi tarafından organize edilen bir turne ile Türkiye’deki sanatseverlerin karşısına çıkmıştır.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ağrı Dağı Efsanesi Yaşar Kemal’in 1970 yılında yazılan romanına ad olmuştur. Adı Efsane olmasına rağmen, kitapta anlatılanlar aslında efsane değil, tarihi izler taşıyan bir aşk hikayesidir.Yaşar Kemal Ağrı Dağı Efsanesinde Halk Edebiyatından geniş ölçüde yararlanmıştır. Hikayede at, kutsal meşe ağacı, demirci gibi destansı; sofi, kervan şeyhi, paşanın kızını vermek için Ahmet ‘in dağın doruğuna çıkıp ateş yakması gibi hikaye ve masal motifleri yer almaktadır. Romana konu olan efsanenin özetle şöyledir.

Ağrı Dağı’nda bulunan ve Küp Gölü denilen bir gölün etrafında, çobanların her yıl bahar mevsiminde gerçekleştirdikleri bir törenin anlatımıyla başlıyor. Buna göre çobanlar karlar eridikten ve karların altından ortaya çıkan toprak yeşermeye başladıktan sonra bir sabah gün doğmadan Küp Gölü’nün etrafında toplanır, Ağrı Dağı’nın Öfkesi denen nağmeyi çalmaya başlarlar ve gün batımına kadar bunu sürdürürler. Gün batımında küçük beyaz bir kuş gelir ve gölün mavi sularına bir kanadını üç kez daldırıp çıkarır. Ardından da iri bir atın gölgesi gölün üstüne düşer. Bu anlatı birkaç kez daha yinelenir romanda. Romanın geri kalan kısmı bu anlatıya ve törene kaynaklık eden olayı anlatır.

18 inci yüzyılda Beyazıt bir sancak Merkezidir. Beyazıt Paşası Mahmut Han’dır. Mahmut Han’ın Kır atı, şimdi İran sınırları içinde kalan, Gürbulak Açık Pazar Yeri ve Meteor çukurunun karşısındaki, Ağrı Dağı’nın eteklerindeki Sorik köyünden yaşayan Ahmet’in evinin kapısına gelir.Sofi denilen yaşlı kişi bu atın neden burada olduğunu sorar Ahmet’e. Ahmet bu atla ilgili bir bilgisinin olmadığını söyler. Bunun üzerine töreye uyarak, atı uzak bir yere bırakır Ahmet. Ancak eve geldiğinde atı Sofi’nin yanında görür. Bu uygulamayı tam 3 kez yapar ve hepsinde aynı sonuçla karşılaşır. Sofi 3 kez bırakılıp geri dönen atın töreye göre Ahmet’in olduğunu ve gerçek sahibi kim olursa olsun, onu geri alamayacağını söyler. Bunun üzerine Ahmet, bu gösterişli atı sahiplenir ve “At benim kısmetimdir” der. Bu sırada Mahmut Han da kaybolan atını aramaktadır. Ancak Ahmet atını vermeye razı olmaz. Mahmut Han, civardaki beyleri toplar, onlar aracılığıyla atını istetir. Ahmet töreye göre bu atın kendisinin olduğunu ve kimseye veremeyeceğini söyler. Mahmut Han atını almak için Ağrı Dağı’na gider, ancak Sofi’nin dışında kimseyi bulamaz ve Sofi’yi de zindana attırır. Civardaki beyler atı, Ahmet’i ve köylüleri bulacaklarına dair Mahmut Han’a söz verirler. Mahmut Han onlara armağan verip gönderir.Zindanda bulunan Sofi’yle Mahmut Han’ın üç kızından biri olan Gülbahar ilgilenir. Sofi Gülbahar’a kaval çalar. Ağrı Dağı’nın Öfkesi diye bilinen nağmeyi çalar. Mahmut Han, Sofi’ye, at ve Ahmet bulunursa kendisini zindandan çıkarabileceğini söyler, ancak Sofi bunun mümkün olmadığını söyler. Milan aşiretinden Musa denilen kişi Ahmet’i ikna etmek için Hakkari’ye gönderilir. Ahmet’i ve köylüleri geri getirir, ancak Ahmet’i de Musa’yı da kandırmışlardır. ikisi de zindana atılır. Gülbahar zindana gizlice yemek götürmeyi sürdürür.

Bu sırada Ahmet’i görür. Gülbahar farklı bir ruh haline girer. Ahmet’e yakınlık duymaya başlar ve bir gece Zindancı Memo’dan izin alıp Ahmet’le görüşür. Ertesi gece Zindancı Memo istemeye istemeye yine izin verir Gülbahar’a. Mahmut Han 40 gün içinde kaybolan atının kendisine iade edilmesini ister, aksi takdirde zindandaki Sofi, Ahmet ve Musa’nın öldürüleceğini söyler. Bunun üzerine Gülbahar, atı Ağrı Dağlılardan istemeyi düşünür. Yardım etmesi için konuyu kardeşi Yusuf ‘a açar. Yusuf bu fikre şiddetle karşı çıkar. Ancak Yusuf bu konudan kimseye bahsetmeyeceğine söz verir. Gülbahar bu konuyu Sofi’ye de açar ve onu da ikna edemez. Demirci Hüso denen kişiye başvurur. 0 da Gülbahar’ı Kervan Şeyhi’ne gönderir, Kervan Şeyhi, Kervankıran yıldızına bakar ve yıldızın bir tarafının aydınlık, bir tarafının karanlık olduğunu ve derdinin dermanının olduğunu söyler. Gülbahar ertesi gece Demirci Hüso’nun dükkanının önünde bir at görür. Demirci Hüso gidip Mahmut Han’ın kaybolan atın getirir. 0 gece Gülbahar ve Ahmet, Zindancı Memo’nun odasında birlikte olurlar. Zindanc Memo kıskançlık içindedir, Gülbahar ve Ahmet, Zindancı Memo’nun odasında uyurlarken, o elinde kılıcıyla birkaç kez gelir, uyandıklarında kılıcını üç kez havaya kaldırır, ancak onları öldüremez. Mahmut Han getirilen atın kendisinin olmadığını söyler. Etrafındaki beylerden biri atın Mahmut Han’a ait olduğunu söyler gibi olur, ancak, Mahmut Han hiddetlenir, Beyazıt’a tellal yollar. Tellallar zindanda bulunan üç kişinin cumartesi günü sabahleyin asılacaklarını söyler. Demirci Hüso da bunun üzerine atı alır ve salar, at Beyazıt’ta şahlanır ve Ağrı Dağı’na yollanır. Gülbahar ne yapacağını bilemeyecek kadar çaresiz durumdadır. Zindanların olduğu yere gider. Burada kendinden geçmiş bir halde “Ahmet öldürülürse ben de kendimi sarayın uçurumundan atarım” der. Zindancı Memo bunu duyar. Gülbahar zindandaki üç kişiyi serbest bırakması için Memo’ya yalvarır ve ne isterse yapacağını söyler. Memo ondan bir tutam saç ve bu gecenin ve kendisinin unutulmamasını ister. Gülbahar kabul eder ve ona bir tutam saç verir. Memo da zindandaki üç kişiyi salıverir. Güneş doğunca cellatlar zindanın kapısına dayanır. Memo onlara mahkumları salıverdiğini söyler, cellatlar onunla çarpışmaya başlar ve bu çarpışma sarayın uçurumuna kadar devam eder, uçurumun kenarında Memo kendini aşağı bırakır ve ölür. Elinde bir tutam saç vardır.

Sarayda meydana gelen bu sıra dışı olayları bilen Yusuf, büyük bir korku içindedir. Her şeyi babasına anlatmayı düşünür. 3 gün hasta yatar. Gülbahar’la konuşur, kaçmayı veya her şeyi anlatmayı teklif eder. Çünkü Yusuf, babasının İsmail Ağa’ya gelip ona yalvarmazlarsa ikisinin de gözlerini oyacağını söylediğini duymuştur. Yusuf bütün olan biteni anlatır. Gülbahar hapsedilir, kuyuya kapatılır ve başına iki nöbetçi konur. Bu haber kısa sürede çevre illerde duyulur. Çevre köylerden insanlar saraya koşar, kafileler halinde gelirler. Mahmut Han bu büyük kalabalıktan korkar ve Gülbahar’ı onlara vermek zorunda kalır. Ahmeti ve Gülbahar’ı Kervan Şeyhi’ne götürürler. Şeyh onları Hoşap Kalesi’nin beyine gönderir. Yanlarına halifesi Ibrahimi de katar. Hoşap Kalesi’nin Beyi onlara sahip çıkar. Molla Muhammet adlı birini Mahmut Hana gönderir. Ancak iyi haberler gelmez. Mahmut Han genç çifti istemektedir, Hoşap Kalesi’nin Beyi onları vermez. Ahmet ile birlikte ava çıkarlar. Mahmut Han aynı zamanda bir Osmanlı paşasıdır. Çevresindeki bazı beyleri Hoşap Kalesine gönderir. Ancak onlar da elleri boş geri gelir.

Mahmut Han, Erzurum’daki Rüstem Paşa’ya mektup yazar ve yardım ister, ancak Rüstem Paşa kızı oğlana vermesinin gerektiğini bildirir ve ona alay dolu bir mektup gönderir. Hoşap Kalesi’nin Beyi, Molla Muhammet’i yeniden gönderir ve Bey’in ne yapmak lazım geliyorsa yapmaya hazır olduğunu bildirir. Mahmut Han tedirginlik içindedir, çevredeki ahalinin sarayın üzerine yürümesinden ve Osmanlı’nın gözünden düşmekten korkmaktadır. Sonunda kızı bir şartla vermeyi kabullenir. Ahmet Ağrı’nın tepesine çıkacak ve büyük bir ateş yakacaktır. Ahmet bunu kabullenir. Her geçen dakika daha fazla insan bu olayı görmek amacıyla gelmekte ve Mahmut Han ve İsmail Ağa daha çok gerilimin içine girmektedir. Bu gerilim onun Ahmet zirveye çıkamazsa da kızı ona verdiğini ilan etmesine yol açar. Sonunda ateşi yakar. Gelir ve kızı alır ve gider, ancak ona dokunmaz. Kız bunun nedenini sorar ondan. Ahmet kıza onu nasıl kurtardığını sorar. Gülbahar da anlatır. Ahmet gider, arkasından Gülbahar onu takip eder, ancak Küp Gölü denen gölün orada onu kaybeder. Efsanenin sonunda, birkaç kez yinelenen, çobanların her yıl bahar ayında gerçekleştirdikleri törensel uygulamanın anlatısının ayrıntıları da tamamlanır:

“0 gün bugündür, Küp Gölü’nün oralardan geçenler, gölün kıyısına oturmuş, kara, ışık gibi parlak, uzun saçlarını sırtına sermiş, başı iki elleri arasında gözlerini som mavi suya dikmiş Gülbahar’ı görürler. Arada sırada Ahmet gölün sularında Gülbahar’ın gözüne gözükür ve Gülbahar kollarını açıp Ahmet’e yürür, ‘Ahmet, Ahmet!’ diye bağırır. Sesi bütün dağda yankılanır. ‘Ahmet, Ahmet! Sen de benim yerimde olsan benim yaptığımı yapardın. Yeter artık gel Ahmet. Ahmet!’Göl kaynar, Ahmet silinir, Gülbahar silinir ve küçücük bir ak kuş gelip kanadını suyun som mavisine batırır. Ve sonra da bir atın kapkara gölgesi gölün üstünden gelir geçer.”

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Estergon gibi, Avrupa içlerindeki serhad kalelerimizden biri de Kanije Kalesi idi. 1600 yılında ele geçirilen kale, 1601 yılında 100 bin kişilik bir düşman ordusu tarafından kuşatıldı. İşte bu destan, kalede bulunan 9 bin Türk gazisinin, ihtiyar mücahid Tiryaki Hasan Paşa komutasında bu 100 bin kişiye karşı verdiği şanlı mücadeleyi anlatır…Yıllardan beri Osmanlı’nın karşısına hiç bir devlet yalnız çıkamıyor, en az üç - beş devletin ordusu bir araya gelerek hareket ediyordu. Yine öyle oldu. Avusturya, İtalyan, İspanyol, Malta ve Papalık askerleri ile Macar ve Fransız gönüllüleri geleceğin imparatoru Arşidük Ferdinand komutasında Kanije Kalesi’ni kuşattılar.

Kanije Kalesi’nin etrafı bataklıkla ve kaleye ulaşmak için köprüler kurmak gerekiyordu. Daha bir yıl önce Türkler başarmıştı ama, şimdi onların yaptıklarını taklide kalkışan düşman bunu beceremiyordu. Kurdukları köprülerin gece vakti kale içine çekildiğini görüp neye uğradıklarını şaşırıyor, çok sayıda kayıp veriyorlardı.

Bu arada iki düşman askeri esir alınmıştı. Tiryaki Hasan Paşa onları sorguya çekince, düşman ordusu içinde bulunan Macarlara pek güvenilmediğini anladı. Peygamber Efendimizin “Harp hiledir” Hadis-i Şeriflerini hatırladı ve düşündüklerini Kara Ömer Ağa’ya anlattı.

Kara Ömer Ağa iki esiri alıp götürdüğü ve onlara :

- “Aslında kendisinin de onlardan olduğunu, küçükken devşirilip orduya alındığını” anlattı. “Her gece bin kadar Macar fedaisinin kaleye geçip Türklere yardımcı olduğunu, bu durumda işlerinin çok zor olduğunu” söyledi. Kalede bulunan asker ve mühimmat hakkında da oldukça abartılı rakamlar verip onları salıverdi.

Esirlerin götürdüğü haberler düşman ordusunun moralini bozmaya yetmişti. Ferdinand bunu önlemek için askerlerine büyük vaatlerde bulundu. Burçlara ilk çıkacak olanlara 10 köy, Tiryaki Hasan Paşa’yı yakalayacak olana ise 40 köy vaad ediyordu. Böyle dolduruşa getirilen düşman ordusu ertesi sabah toplu bir hücuma giriştiyse de Tiryaki Hasan Paşa’nın ustaca manevraları karşısında sonuç alamadılar ve üstelik 18 bin ölü verdiler.

Artık karşılıklı toplar konuşuyor ama Türk ordusunun stokları gittikçe azalıyordu. Bu savaş bir güç gösterisinden çok Tiryaki Hasan Paşa’nın kurnazlıkları ve harp hileleriyle ayrı bir havaya bürünmüştü. Türk ordusundan kaçan iki devşirmenin, kaledeki gerçek durumu düşmana bildirmeleri üzerine yeni bir oyun oynadı. Ellerinde bulunan esirlere, onların kendi adamı olduğunu inandırıp salıverdi. Böylece düşmanın yeni bir toplu hücuma kalkması önlenmiş oldu. Sahte mektuplarla Avusturyalılarla Macarların arası iyice açıldı. Avusturyalıların Macar beylerini idam etmeyi kararlaştırdıkları bir sırada Macar askerleri durumu öğrenip kaçtılar.

Böylece zaman kazanılmış ve kış günleri gelip çatmıştı. Düşman ne yapacağını düşünürken Kara Ömer Ağa yanına 300 kişi alıp dışarı çıktı ve baskın hareketlerinde bulundu. 900 kişiyi öldürüp 150 esir aldı ve ele geçirdiği 12 topla geri döndü. Düşman panik halindeydi. Bu durumu değerlendiren Tiryaki Hasan Paşa kalede yalnızca 600 kişi bırakarak dışarı çıktı ve hücum emrini verdi. Artık düşman dağılmış, kaçıyordu. Akşama kadar 30 bin ölü verdiler ve kalenin çevresi tamamen boşaldı. Geriye düşmandan 47 büyük kuşatma topu, 24 bin tüfek, 60 bin çadır, 14 bin kazma - kürek, binlerce araba dolusu yiyecek - giyecek, barut ve ilaç erzak ve mühimmat kaldı.

Bu, dünya tarihinde eşi görülmemiş bir gerçek destandı. 9 bin Türk askeri, kendisinden en az 10 kat fazla bir orduya karşı arslanlar gibi dövüşmüş ve düşmanı adeta topyekun imha etmişti. İşte, “Bir Türk on düşmana bedeldir” sözünün isbatı ve işte bu destanın gerçek kahramanı 70 yaşındaki bir Türk büyüğünün bizlere verdiği ders…

Bu akıl almaz derecedeki büyük başarı üzerine Cihan Padişahı Üçüncü Mehmed Tiryaki Hasan Paşa’ya vezirlik rütbesi veriyor ve alışılmışın aksine bizzat kendi eliyle hazırladığı “Hatt-ı Hümayun”u gönderip şöyle diyor:

“Yerin ve ğöğün sahibi olan Yüce Allah’a hamdolsun ki, Osmanlı Devleti’ne senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi.

Sevgili Peygamberimize salât ve selâm olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda cihad eylerken görürüz.

Ettiğin hizmetler yüce dergâha arzedilip adın iyi adlılar defterine yazılır olmuştur. Berhudar olasın; sana Vezirlik verdim. Seninle birlikte bulunan askerlerim dahi manevi oğullarımdır, yüzleri ak ola… Bu mektubumu al kahraman askerlerime okuyup, ‘Allah’a, Peygamber’e ve sizden olan devlet reisine itaat ediniz’ mealindeki ayet-i kerimenin yüce manasını onlara bildiresin. Seninle orada bulunanlara dilediklerini ver. Hepinizi Cenab-ı Hakk’a emanet ederim.”

Ve işte, iltifat karşısında mahçup olan, gözyaşlarını tutamayıp ağlayan ve sevinecek yerde üzülen o büyük insanın yine gözyaşları içinde söylediği sözler:

“Kanije’de ettiğimiz küçük bir hizmet karşılığı bize vezirlik vermişler ve ‘Hatt-ı Hümayun’ göndermişler. Halbuki, Kanuni Sultan Süleyman Makbul İbrahim Paşa’yı tam bir selahiyetle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile O’nun eline böyle bir yazı vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa Yavuz Sultan Selim Hazretlerinin damadı olduğu ve Sakız Adası’nın fethi gibi nice zaferler kazandığı halde kendisine vezirlik çok görülmüştü. İslam Halifesi’nin Hatt-ı Hümayun’u Kanije savunması gibi küçük bir hizmete mükafaat olmaya başladı. Devletin vezirliği benim gibi kocamış kimselere kaldı. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim?”

Tiryaki Hasan Paşa’nın, o eli öpülesi pir ü fani’nin altın harflerle yazılıp günümüzde her evin, her makamın baş köşesine çerçeveletilip asılması gereken bu sözleri üzerine söz söyleyip yorum getirmeye bilmem lüzum var mı?

Ne dersiniz?

Alıntıdır…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Balkan savaşı’na gönüllü olarak katılıp, ayağından yaralanıp Gazi oldu. Rus
Ordularına karşı 21 Ekim 1916’da Harşit Cephesi’ni kurdu. 14 Nisan 1918’de, Batum’a ilk giren birliğin komutanı olarak ‘Batum Fatihi’ olarak ünlendi.
Gazi Milis Yarbay Topal Osman Ağa, Mondros Mütarekesi sonrasında, herkes şaşkın bir vaziyette ne olacağını bilemez durumda iken, 42 yere telgraf çekerek ‘silaha sarılalım’ diyen ilk ve tek kahraman, ilk kuvvacı, ilk
Türk’tür.

Ermeni Tehciri suçlusu olarak idama mahkum edildi. İdam kararı padişah
tarafından ‘tehcir sırasında cephede olduğu anlaşıldığından’ 7 Temmuz 1919
tarihinde, kendisine bağlı 168 arkadaşıyla kaldırıldı. Kendisini öldürmek
için kiralık katil tutan Kaymakam ve katli vaciptir fermanı veren müftüyü
affetti.

13 Kasım 1920’de Mustafa Kemal’e ‘fedailerden kurulu’ seçme muhafız bıraktı. Mustafa Kemal’i Çerkez Ethem’in suikastinden iki defa korudu;
1921 yılı baharında, Doğu Sivas, Zara-Koçgiri bölücü isyanını bastırdı.
Sayıları 25.000.’e ulaşan Pontos eşkiyasına karşı Trabzon İnebolu arasında
mücadele etti. 42. ve 47. Gönüllü Giresun Alaylarını kurup, Milli
Mücadele’ye katıldı.Atatürk’ün Samsun’a gönderilmesine sebep olmuş; Enver Paşa’nın yurda
girişini, oluşturduğu gönüllü alaylarla önlemiş; TBMM’nin muhalif II.Gurup
lideri Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’i öldürenleri bildiği halde
‘jurnalcilik yapmayarak susmuş, böylece bile bile ölüme gitmiş;
Cumhuriyet’in ilanı için gerekli ortamı ‘kendini feda ederek’ hazırlamıştır.

Kum Saati yayınevinden çıkan “Topal Osman Ağa” kitabı 20 YTL’den satılıyor.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

En önemli firavunlardan biri olan Tutankhamon, mezarı bulunduktan sonra Mısır’a damgasını vuran tarihi kişiliklerden çok daha fazla tanındı… Arkeolojinin yeniden doğuşu olarak kabul edilen kazı çalışmaları, beraberinde getirdiği gizemli ölümler ve görkemli sanat eserleriyle tüm dünyanın ilgisini çekmeyi her dönem başardı. Tutankhamon’u böylesi önemli kılan neydi? Ve mezarı gerçekten lanetli miydi?

Orta yaşlı iki İngiliz, 26 Kasım1922′de, M.Ö. 1333-23 yılları arasında Mısır’ı yöneten çocuk kralın mezarına doğru yola koyuldular ve modern tarihin en önemli arkeolojik keşfini başlattılar. Howard Carter ile Lord Carnarvon, uzun süre kapalı kalan mezarı açarak şaşırtıcı hazineyi açığa çıkardılar ve arkeolojiye olan ilginin yeniden hayat bulmasına katkıda bulundular.

Tutankhamon’un mezarındaki ihtişam olağanüstüydü ve eski sanatçıların yaratım güçlerinin bir kanıtıydı. Bu keşif, sanatta, popüler kültürde, dekorasyonda, hatta Boris Karloff’un “Mumya” filmlerinde olduğu gibi sinemada, “Mısır tarzı”nın başlangıcı oldu. Günümüzde de etkisi sürüyor.

Carter ile Carnarvon, araştırmalarının 5 yılını Mısır krallarının mezarlarının bulunduğu efsanevi Krallar Vadisi’ni temizleyerek geçirdiler. Arkeoloji, deneyim ve maceranın bütünleştiği bu keşif, insanların hayal gücünü etkisi altına almaya yetti. O zamanlar Mısır uygarlığını inceleyen bilimlere olan ilgi azdı. 1921′de, Londra’daki Mısır Araştırma Derneği Komitesi, insanların arkeolojiye ve özellikle Mısır arkeolojisine olan ilgisini artırmanın gün geçtikçe zorlaştığı, hatta imkânsız hale geldiği konusunda açıklamalar bile yapmıştı.

Ancak, 1874′te Kensington’da doğan, Norfolk Swaffham’da büyüyen ve bir sanatçının oğlu olan Carter her şeyi değiştirecekti. Carter’ın babasından aldığı sanatçı ruhu, daha çok küçük yaşlarda ortaya çıkmıştı. Resme ve suluboyalara tutkun olan Carter, henüz 17 yaşındayken görmeyi çok istediği Mısır’a gitti. Burada, British Museum için mezar çizimleri ve duvar resimleri kopyaladı.

Mısır, Carter’ın gönlünü fethetmişti. Nil’e bakan bir mezarda günlerce yarasalarla yaşadı ve her gün sabahtan alacakaranlığa kadar çalıştı. Birkaç ay içinde, antika konusunda uzman olmuştu ve kendisini eski Mısır’ın güzelliklerine adadı. Birkaç yıl içinde, artık ünlü bir Mısır bilimciydi. 25 yaşında, Mısır hükümeti tarafından Mısır Anıtları Genel Müfettişliği görevine getirildi. Ama, inatçı ve ele avuca sığmayan yapısı yüzünden, bir grup içkili Fransız’la girdiği tartışma sonunda istifa etti.
Saatler öğlen vakitlerini gösterirken, geçidin 9 metrelik bölümü temizlenmişti ve işçiler ilkine benzeyen ikinci mühürlü geçidi buldular. Duydukları heyecan açıktı: “Sona yaklaşmanın verdiği heyecanla, kapıya uzanan yoldaki çöp kalıntılarını hızlı bir şekilde temizledik…”
Artık hazineyle karşılaşma vakti gelmişti.

“Titreyen ellerle, sol üst köşeye küçük bir delik açtım.” Carter, ölçüm çubuğu ve karanlık yardımıyla önünde bir boşluğun olduğunu anlamıştı. Hemen yanındakilerden bir mum istedi. Neyle karşılaşacağını bilmeden delikten içeri baktı. “Teb mezarı planlarını göz önünde bulundurarak yeni bir merdiven ya da odayla karşılaşacağımı düşünüyordum…”
Odadan yayılan sıcak ve küflü hava, mum ışığını titrettiğinden, Carter başlangıçta hiçbir şey göremedi. “Ancak, gözlerimi kısıp odanın içine daha dikkatli baktığımda, odadaki ayrıntılar sisler arasında yavaş yavaş belirmeye başladı: ilginç hayvan heykelleri ve her yanda parıldayan altınlar… ”

Carnarvon daha sonra bu anı şöyle anlatacaktı: “Carter, elinde tuttuğu mumla, başını içeriye uzattı. Yaklaşık 2 ya da 3 dakikalığına sessizliğe gömüldü. Sessizliği bende umut ile korku karışımı bir his yarattı. Yeniden hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünerek içeride bir şey görüp görmediğini sordum. Carter sesi titreyerek ‘Evet, evet… Olağanüstü!’ diye bağırdı…”

Carter’ın elinde tuttuğu mumun ışığı, altınların göz kamaştıran ışıltısıyla delikten dışarıya süzülüyordu. Carter, bu anla ilgili olarak günlüğüne şunları yazdı: “Işık odayı aydınlattıkça beliren manzara karşısındaki duygularımızı ve şaşkınlığımızı tanımlamak çok zor…”

Gerçekleştirdikleri keşif, dünya arkeoloji tarihi açısından bir ilkti. Çünkü, Krallar Vadisi’nde hiç bozulmadan keşfedilen tek mezardı. Ertesi gün Carnarvon, arkadaşına bir mektup gönderdi: “Burada, British Museum’un Mısır bölümünün üst katını dolduracak kadar eşya var. Kanımca, bugüne kadar bulunanların en güzelleri.” Haklıydı da…

Ekip, ayrıntılı incelemeler sonunda mezarın 4 odadan meydana geldiğini tespit etti. Birinci oda, 8 m. x 3,5 m. boyutlarında, duvarları beyaza boyanmış antreydi. Bu aynı zamanda Carter’ın bulduğu ilk odaydı. Oda, daha küçük bir ek oda ve ardından da ana mezar bölümüne açılıyordu. Mezardan sonra hazine odası geliyordu.

Carter girişteki odada iki gözcü heykeli buldu. Bölüm, içinde yataklar, sandalyeler, vazolar ve sandıkların yer aldığı ek odaya açılıyordu. Genç firavunun mezarının girişinde bulunan
mühürleri inceledikten sonra, el değmemiş bu eserleri keşfetmenin verdiği mutluluğu yaşadılar. Carter günlüğüne “Hazine hayal edilemeyecek kadar güzel ve ihtişamlıydı.” diye yazıyor ve devam ediyordu “Nesneler üzerindeki sanatsal tasarımların zarifliği ve güzelliği karşısında büyülenmiştik…”

Tutankhamon, üç bölümden oluşan bir tabutta yatıyordu. Dıştaki iki bölüm, altın işlemeli tahta çerçevelerden yapılmıştı. İç bölüm ise 110,4 kg’lik saf altından… Tutankhamon’un başında altından bir maske vardı. Mumyasının üzeri ve tabut, mücevherler, muskalarla süslüydü. Tabut ve taş lahit, altın işlemeli tahtalardan ve bez parçalarından oluşan dört kabir ile çevriliydi. Mezarı oluşturan diğer odalar, savaş arabası, silahlar, elbiseler ve mobilyalar gibi değerli eşyalarla doluydu. Carter’ın Tutankhamon’un mezarındaki 3.500′ü aşkın parçayı çıkarması ve listelemesi 10 yılını aldı..

Keşfin yapıldığı günlerde, Tutankhamon çılgınlığı (Tutmania) radyo, televizyon ve sinema aracılığıyla tüm dünyaya yayıldı. Pek çok insan, gazetelerde, özellikle The Times’ta yayımlanan haberler nedeniyle Mısır’a akın etti. Herkes keşiften pay sahibi olmak ve eski Mısır’ın ihtişamının tadını çıkartmak istiyordu. Tutankhamon giysileri, şapkaları, sigaraları, bastonları, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki birçok dükkânda satışa sunuldu..

Heyecan uzun süre devam etti. 16 Nisan 1923 tarihli Daily Mail’de çıkan yazıda, Mısır tarzının banyo kıyafetlerini etkisi altına aldığından söz edildi. Pierre Legrain gibi modacılar Mısır tarzı sandalyeler ürettiler. Kadınlar, Mısır tarzı mücevherler takmaya başladılar. Tutankhamon devrinde yaygın olan Mısır sanatı taklit edilmeye ve dekorasyon alanlarında da etkili olmaya başladı.

Kuzey Londra’nın Essex Caddesi’ndeki Carlton Sineması gibi tapınak görünümlü sinemalar yaygınlaşmaya başladı. Çılgınlık, bisküvi firmalarının Mısır’da ceset küllerinin konduğu kaplara benzer ambalajlar üretmesiyle uç noktalara vardı. İngiltere’deki Tooting ve Camden’dan geçen metronun adı, mezarın keşfedilmesi onuruna “Tutancamden” olarak değiştirildi. Tutankhamon’un bu kadar meşhur olmasının bir başka nedeni ise, Lord Carnarvon’un mezar açıldıktan beş hafta sonra gizemli bir hastalıktan dolayı ölmesiydi. Bu olay medyanın büyük ilgisini çekmişti. Sherlock Holmes’ün yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle, Lord Carnavon’un ölümünü o dönemde kimsenin bilemeyeceği doğal bir nedene bağlayınca yüreklere su serpildi.

Ancak ölümler birbirini izledi. İlk önce, Lord Carnarvon’a kardeş gibi yakın 2 kişi daha hayatını kaybetti. Yanı sıra, Tutankhamon’u incelemek için Mısır’a gelen bir röntgen uzmanı, mezarı ziyaret eden Amerikalı bir iş adamı ve yine Carter’ın arkadaşı Arthur Mace ardı ardına öldüler. Carter’ın kanaryası bile, Mısır inanışına göre şeytani bir sürüngen sayılan kobra yılanı tarafından öldürüldü. Fransız bir bilim adamı mezarı ziyaretinden hemen sonra öldürüldü, yaşlı bir Mısırlı ziyaretçi karısı tarafından vuruldu, Carter’ın sekreteri Richard Bethelle esrarengiz bir şekilde öldü (Babası Westbury Lordu gibi). Bethell’in cenazesi sırasında bir çocuk, cenaze arabasının çarpmasıyla hayatını kaybetti. Pek çok kişi, bu ölümleri intikam almak isteyen bir ruhun varlığına bağladı.

Ancak, Amerikalı Mısırbilimci, 1934′te bütün bunların sadece rastlantı olduğunu açıkladı.
Mezarın açılması çalışmalarına katılan 26 kişiden 6’sı, 10 yıl içinde öldü. Ancak, Tutankhamon’un cesedinin çıkarılışına tanık olan 10 kişiden hiçbiri ölmemişti. Dahası, sonraları ortaya çıktığı gibi, Carnarvon’un ölüm nedeni, sivrisinek ısırığı sonrası kaptığı enfeksiyondan başka bir şey değildi. Ancak, Carter, mezarın steril ve güvenli olduğunu açıklamış, hatta dünyada hiçbir yerin buldukları mezar kadar güvenli olamayacağını savunmuştu. Her şeye rağmen, tartışmalar günümüzde de sürüyor.

Son yıllarda bilim adamları, Carnarvon’ı eski Mısırlılar tarafından mezara bırakılan bir mikrobun öldürdüğünü savunuyorlar. Paris’teki Laboratoire d’Ecologie uzmanlarından Dr. Sylvain Gandon, “Ölümün olası nedeni, etkisini uzun yıllar sürdüren, ölümcül bir virüse bağlanabilir” diyor..

alıntı

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ben bir pepuk kuşuyum dalında yaralı duran
dağların yamaçlarında kenger
nazlı bir kızın gözlerinde iki yetimlik ah!
içinin kızıllığınca gül ve yangın
her bahar lavlara
korlara
ateşlere düşer yüreğim

bir söğüt dalının
efil efil titreşen yaprağıdır yüreğimdeki
açarım yarasını bakarım canyerimin ağlayamam
acının ve sevginin kesiştiği yerde
iki çığlık arasında kaldım ah
acılı rüzgarlara bıraktım kanatlarımı

istedimki kuş olayım
kanatlarımın altında saklayayım
alıp gideyim başımı dağ dağ
göklere yazayım hasretimi

istedimki ağaç olayım
üzerinde yeşereyim
gölge edeyim her yaz
her güz dökülsün yapraklarım
serileyim üzerine ah! edeyim

istedimki yağmur olayım
yüreklere yağayım her bahar
sel olayım dere tepe
katayım önüme tüm acıları
denizlere, okyanuslara götüreyim

istedimki ıstırabın sunaklarında
karalanmış rengi olayım yaşamın
sonsuzluğun kurgusunda cezalanmış acı
binlerce yıllık geçmişimle
her bahar beni anlatsın analar çocuklarına,
babalar beni anlatsın

istedimki yürekteki her çiçeği
gözyaşlarıyla besleyeyim
kuruyup gitmesin diye
istedimki dağlara sesleneyim yazgımı
özlemlere söylenen türkülere sesleneyim
gelip geçenler okusun diye gözlerimdeki şiiri

istedimki dağlara yazayım hasretimi
ovalara, denizlere, gökteki yıldızlara
yağmur olayım gökkuşağını hediye edeyim
parça parça olayım her fırtınada
mutluluk ağacında hüzün çiçeği olayım
her yıl çoğaltayım acılarımı

Pepuk Kuşu Efsanesi

Munzur dağı eteklerinde kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerde. Baharın geleceğini muştulayan cemreler beklenir. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düşer. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla…. Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başlar. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, bitkilerin, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep olur. Bir umut olur canlı cansız tüm varlıklara.

Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliveriri dağlara, ovalara, kırlara. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler, süsenler (sosın) kaldırır bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından laleler, frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar, yabangülleri. İç gıdıklayan kokularını etrafa yayarlar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.
Baharın gelmesiyle birlikte; kuşlar daha bir neşeli öter, daha bir neşeli uçar gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akar, daha bir çoşkuyla eser rüzgar.
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini saçar evrene.
Kenger, karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir çocuklar için. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır diğer yandan sakızı toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı efsanesidir. Farklı biçimde de olsa kengerin bittiği her yerde pepuk kuşu efsanesi bilinir ve çocuklara anlatılır…
Efsane, kimi yerlerde farklılık da gösterse, konu benzerdir. Kimi yerde erkek kardeşin acısı anlatılır kimi yerde kız kardeşin acısı…
Nuri CAN

Pepuk Kuşu Efsanesi

Bir varmış bir yokmuş… Vakti - zamanda Anadolu’nun küçük bir dağ köyünde anne baba ile iki çoçuğu yaşarmış. Çocuklarının biri erkek diğeri de kız imiş. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neşe, mutluluk ve sevinç içerisinde dilekleri gerçekleşir her şey gönüllerince olurmuş. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiş cıvıl cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında; mavi ve yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği içinde, boylu boyunca dağların eteklerinde bulunan ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle, oynaya, büyümüşler.

Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu durum,ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar. Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş…

Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.
Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası gösterirmişler…

Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek,dağa kenger toplamaya gönderir . İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmışki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşıran iki kardeş, “Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi?” Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ” deyip çıkışmış kardeşine.

Kardeşi ise “Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!” demiş. Ancak ablasını bir türlü inandıramamış. “Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak!” demiş. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!… Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmışki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. “O biraz yoruldu oduncularla gelecek” demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
- Nahırla gelecek demiş.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
- Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalada yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış,yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. “Allah’ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!…“

Efsane bu ya o gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece Allahtan, pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak dağlarda; oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder durur:
Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı ötüşü de başlar.

(Zazaca)

“Phepu”
“Kheku”
“Kam kerd”
“Mı kerd”
“Kam kişt” (çişt)
“Mı kişt” (çişt)
“Kam şüt”
“Mı şüt”
“Ax! Ax! Ax!”

(Kürtçe)

“Pepuu”
“Kekuu”
“Ke qir?”
“Mın qir”
“Ke kuşt?”
“Mın kuşt”
“Ke şuşt?”
“Mın şuşt”
“Ah! ah! Ah!”

(Türkçe)

“Pepuu”
“Kekuu” (baba)
“Kim yaptı?“
“Ben yaptım”
“Kim öldürdü?”
“Ben öldürdüm”
“Kim yıkadı?”
“Ben yıkadım”
“Vah! Vah! Vah!”

Dağlarda öten bu kuşun bu gün hala, kardeşini öldüren o genç kız olduğu söylencesi, Erzincan’ın Caferli köyü ve diğer çevre köylerde yaygın bir biçimde bu şekilde anlatılır… Onun çıkardığı seslere bile acıklı bir ifade ve anlam yüklenmiş. Çocukluğumda bunun bir efsane değil de gerçekten yaşanmış bir öykü olduğuna inanır ve o kuşa çok acırdım!…
Bu efsane hala doğunun bir çok yöresinde anlatılmaktadır. Komşu illerde de aynı efsanenin değişik şekillerde anlatıldığı bilinmektedir. Doğu illerinde yaşayan yaşlı genç hemen hemen herkes “pepuk kuşu” efsanesini farklı bir şekilde de olsa bilir.

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender’le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk’de iskender’den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan’da hükümdar şu isminde bir gençti. iskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. iskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor anlamında ” Türk maned ” dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender’in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender’in öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir.

Bu destana göre iskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Derler ki, çok eskilerde bugünkü Tunceli ili Ovacık ilçesine bağlı Koyungölü Köyü civarında yaşayan bir ağanın işlerini yapan Munzur adında bir yanaşması varmış. Hızmette hiç kusur etmez çok becerikli ve başarılıymış. Ağanın bir dediğini ikiletmez, çobanlıkta tutda tarla tapan işlerine koşar, çift sürdüğü öküzlerin, iş gördüğü atların bakımını, beslemesini hiç aksatmaz, işine toz kondurtmazmış. Bağlılıkta, doğrulukta eşi bulunmaz, hiç bir canlıyı incitmez, hızmetinde kusur etmezmiş…
İş gördüğü atların, sabana koştuğu öküzlerin, Sütünü sağdığı koyunların otunu, yemini, suyunu vermeyi unutmaz en iyi bakımı uygularmış; Hayvanları hiç incitmez kışın ahırda rahat etsinler diye altlarına yumuşak samanlar serer, tımarlarını tamamlar, yere yattıklarında yanlarını acıtıp acıtmadığını denetler önce kendisi yatar bakarmış. Onları gözü gibi korurmuş… Bu tutumundan ötürü ağası da kendisinden çok hoşnutmuş.

O yıl yağışlar bol olmuş, toprak verime kavuşmuş, tarlalar tahıla durmuş. Harman zamanı ambar buğdayla dolmuş, Bahçeler, bostanlar meyveye durmuş. Koyunlar çift çift kuzulamış. Bu verim ve bolluk ağanın yüzünü güldürmüş. Sonuçta Munzur´un ağası hacca gitmeye karar vermiş. Yola çıkmadan önce de Munzur´u çağırtmış:
Bak oğul, yaşım erişti. Allah da verdi vereceğini. Hacca gitmek kaçınılmaz oldu artık. Evi barkı, malı mülkü, çoluk çocuğu sana emanet edip gideceğim. Sana güvenim tam, gözümü arkada bırakma, hızmetinde kusur etme. Beni mahçup etme, diyerek hanımına gidip helallık dilemiş…

Hatun ayrılık bir çeşit ölüm, gidip dönmemek de var. Hakkını helal et. Munzur´un kadir kıymetini bilesiniz, üzmeyesiniz, herkesten hellalık diliyerek Allaha emanet olun deyip yola düşmüş…
O zamanlar hızlı taşıtlar yokmuş, hac yolculuğu aylar sürermiş. Derken ilden ile geçip varmış kutsal topraklara.
Aradan günler geçmiş, ağa hacda iken, ağanın hanımı Munzur´u çağırıp bak oğul taze helva pişirdim, kulakları çınlasın ağan bu helvayı çok severdi, onu hatırladım ve onun için yaptım, senin payını da ayırdım diyerek sahana helva doldurup Munzur´a verirken derinden bir iç çekmiş ve ah ah ah keşke şimdi ağan da burda olaydı, demiş.
Bu erinmeye dayanamayan iyi kalpli Munzur: Hatun Ana, siz o helvadan ağamın payını sahana koyun. Varıp vereyim, demiş. Hatun Ana öneriyi Munzur´un saflığına saymış: Canı çekmiştir, verdiğim helva az geldi herhal. İstemeye yüzü tutmayınca da bu yolu seçti. ´Vermesem gönüllenir´ düşüncesiyle kalan helvayı sahana koyarak eline tutuşturmuş. Madem istiyorsun al götür´ demiş.

Munzur kabı kaptığı gibi gözden yitivermiş. Helvanın daha dumanı üstündeyken dua etmekte olan ağasına yetiştirmiş. Helva kabını yanına koyup rahatsız etmeden tekrar gözden kaybolmuş. Ağa Munzur´u görmüş ama dönüp bakıncaya dek Munzur gözden yitivermiş. Şaşkınlık içinde kalan ağa bunu düş sanmış. Ne varki helva kabı yanıbaşında duruyormuş. Kabı açıp bakmış sevdiği helvanın dumanı tütmekteymiş. Munzura içinden derin saygı beslemiş. Gördüklerini dönüşte herkese anlatacağına dair içinden söz vermiş…

Ağa bunları düşünürken, Munzur helvayı ağasına ulştırdıktan sonra dönüp ağasının kapısını çalmış bile. Ağanın hanımı karşısında Munzuru görünce: Ne var ne oldu Munzur? Hayırdır? Dediğinde, Munzur, Hayırlı oldu hatun ana helvayı ağama ulaştırdım. Dua ediyordu bırakıp döndüm, demiş. Hatun ana inanmamış. Söylenenleri Munzur´un saflığına sayarak İyi etmişsin Munzur ellerine sağlık demiş. Bu olayı yakınlarına da anlatmış. Ağa daha hacdan dönmeden bu öykü etrafta duyulup yayılmış.

Vakit geçmiş, zaman erişmiş. Ağanın hac vazifesini tamamlayıp köyüne doğru yola çıktığının haberi gelir.
Komşuları herkes elinde bir hediye ile hacıyı karşılamaya giderler.
Munzur da, götürecek başka hediyesi olmadığından, bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider. Ağayı karşılayanlar, ellerine sarılmak için adeta yarışıyormuşlar.
Ağa bu sırada en arkadaki Munzur’u görünce el öpenlere Munzur u göstererek yanındakilere,
-Asıl hacı Munzur’dur. Öpülecek el varsa Munzur’un elidir.Munzur ermiş biri, Önun elini öpün, önce ben öpeceğim der. Munzur bu konuşmaları duyduğunda:
- Aman ağam etme eyleme Allah aşkına bırak elini öpeyim. Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, aşınla büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben ne sana, ne de başkalarına elimi öptürmem. der
Bakın bu sahanı görüyorsunuz, bu sahanla bana helva getiren Munzur dur, ermiş kişidir demiş. Ağanın hanımı bu konuyu daha önce köy içinde yaydığından durumu hemen kavramışlar. Gerçeği ağadan öğrenince de kalabalık Munzur’a yönelir. Munzur gizinin açıklanmasını istemediğinden dönerek elindeki süt tasıyla dağa doğru kaçmaya başlamış.
Munzur önde, ağa ve yanındakiler arkasında bir kovalamaca başlamış.

Şimdiki Munzur ırmağının ilk yerine geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu çanak dökülmüş ve sütün döküldüğü yerde, süt gibi beyazı bir su fışkırmış.
Bundan sonra Munzur kırk adım daha atmış. Attığı her adımda bir kaynak fışkırmış. Ve fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelmiş. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmağın kenarına gelip karşıya geçmeye Munzura yetişmeye çalışmışlar ama öte yakaya geçememişler. Munzur Allahım sırrımı ifşa etme, ellerini gökyüzüne kaldırarak beni yanına al demiş. Sonunda dağın eteğinde bir kayanın önüne gelmiş. Elindeki değnekle tası yere atıp Irmak kenarında bekleyenlerin gözleri önünde kaybolup gitmiş. Ardında sadece çoban değneği ve boş süt tası kalmış…

“Emekçi ve erdemli çoban Munzurun sevgisi gönüllere akarak, dillerde ululanmış, varmış günümüze ve dünya döndükçe de var olup yaşayacaktır Munzur.
Çocukluğumda Ninemin bana anlattığı bir kaç Munzur efsanesinden biriydi bu anlatmaya çalıştığım. Çocukluğumda ninemden duyduğum her efsane, her masal hayatımda farklı bir biçim aldı. Hayatımda çocukluğumun geçtiği Munzur’u hep kendime yakın hissettim, kendimi hep Munzurdan bir parça bildim.. Nereye gittiysem kalbimde taşıdım hep izlerini Munzur dağının… Munzuru seven, özleyen, düşünen herkese sevgiyle…“

Nuri CAN

alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Film Izle

Turkce mIRC

Site Chat

Sohbet Site

My From

Head My

Magazin

Msn Bilgisayar