Kategori 'İlginç Tarihi Olaylar' Category

II. Mahmut’tan Yunan İsyanına Destek
Nisan 1821, Fener Patrikhanesi

Alemdar Mustafa Paşa Rumeli askeriyle Topkapı Sarayı’nın kapısına dayandığında padişah IV. Mustafa hem III. Selim’in, hem de II. Mahmut’un öldürülmesi emrini vermişti. Selim öldürüldü ama Mahmut haremdeki kadınların yardımıyla kurtuldu ve ardından tahta geçti. Napolyon’un çağdaşı olan II. Mahmut, Fransız imparatorunun Rusya’nın üzerine yürümesinden memnundu.

Napolyon’un başarıları yüzyıllardır Ruslarla savaşmakta olan Osmanlıların işine geliyordu. Dolayısıyla Fransızlarla Osmanlıların ilişkileri bu dönemde hayli gelişecekti. Avrupa ve Rusya Napolyon’la uğraşırken II. Mahmut da Osmanlı İmparatorluğunda bazı reformlar yapma olanağını bulacaktı.

Ancak Fransa sadece Avrupa ve Rusya’nın başına bela olacak bir Napolyon’u çıkarmakla kalmamıştı, aynı zamanda 1789 devrimini de gerçekleştirmiş ve bu devrimin rüzgarı Osmanlının egemenliği altındaki topraklara kadar ulaşmıştı. Fransız devriminin yaydığı fikirler, başta Balkanlar olmak üzere, Osmanlıların da canının sıkılmasına neden olan milliyetçi akımları birçok yerde güçlendirecekti. Bunlardan biri de Yunanistan’dı. Ortodoks dininin egemen olduğu Balkanları kendi hegemonya alanı olarak gören Rusların, Sırbistan ve Yunanistan’ın bağımsızlığı için uğraşmaları anlaşılır bir şeydi.

Nitekim 1814′de, Rusya’daki Yunan tüccarları tarafından Odesa’da kurulan “Philiki Hetairia” örgütü Yunan bağımsızlığı için önemli bir adım olacaktı. Bir süre sonra Osmanlılardan bağımsızlık kazanmak için Balkanlarda başlatılmak istenen savaş hemen sonuçlarını vermeyecekti ama artık fitil de tutuşturulmuş oluyordu.

Aslında kendilerini Bizans İmparatorluğunun varisi olarak gören Rumların Osmanlı egemenliği altında hayli ayrıcalıklı bir statüsü vardı. Başkent İstanbul’un nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan Rumlar dış ilişkiler başta olmak üzere Osmanlı devletinin birçok önemli mevkisini işgal ediyordu.

Osmanlı devletinin Avrupa ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinde kullandığı dil esas olarak Yunancaydı. Tabii en önemlisi de Fener Patrikhanesi’nin İstanbul’da bulunmasıydı. Ortodoks kilisesinin merkezinin İstanbul’da olması ve varlıklı Fener aristokrasisinin Osmanlı sultanlarıyla iyi geçinmeyi temel alan ilişkileri Osmanlının Yunan/Rum tebaasıyla olan ilişkileri açısından da belirleyici bir öneme sahipti.

Ama ne olursa olsun, sonuçta Yunanistan yüzlerce yıldır Osmanlı’nın egemenliği altındaydı ve artık çağ ulusal esaslara göre yeni devletlerin mantar gibi fışkırdığı, ulus-devlet modelinin evrenselleşmeye başladığı bir çağdı. Dolayısıyla Yunanistan’ın da kendi bağımsızlığı için ayaklanması ve savaşmaya başlaması doğaldı. Uzunca bir zamandan beri Yunanistan ve Arnavutluk’un bir bölümünde fiilen hükümranlık kurmuş Tepedelenli Ali Paşa’nın II. Mahmut’un orduları tarafından tepelenmeye çalışılmasını fırsat bilen Yunan milliyetçileri Mart 1821′de ayaklandılar.

Asıl destek adalardaki tüccarlardan, orta sınıftan ve köylülerden geliyordu. Özellikle deniz ticaretiyle uğraşan Yunan adaları hem zenginleşmiş, hem de başta Marsilya olmak üzere Fransa ile olan yoğun ilişkileri çerçevesinde milliyetçi fikirlere açık hale gelmişti. Bir yandan Tepedelenli Ali Paşa, diğer yandan da İran’la savaş halinde olan Osmanlı orduları ilk aşamada isyanı bastırmakta güçlük çektiler.

Böyle bir ayaklanmayı pek beklemeyen II. Mahmut büyük bir öfkeye ve paniğe kapıldı. Paniklemişti, çünkü Rumlar hep birlikte ayaklandıklarında İstanbul’u, en azından Galata ve Beyoğlu’nu ele geçirirler diye korkuyordu. Nitekim gizli bir emir vererek İstanbul’daki Müslüman ahalinin böyle bir Rum ayaklanmasına karşı koymak üzere silahlanmasını istedi. Yeniçeri kışlalarına da gerektiğinde sivil halka dağıtılmak üzere yeteri kadar silah bulundurmalarını emretti.

Öfkesini ise Fener Patrikhanesi’nden çıkaracaktı. Evet, yüzlerce yıldır ataları da her türlü başkaldırıyı kan dökerek, şiddetle bastırmıştı ve atalarından bildiği yolu izlemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca o sıralarda aşınmış olan merkezi otoriteyi, yani kendi otoritesini güçlendirmek için yerel otoritelerin ve ayaklanmaların üzerine şiddetle giderek despotlukta bir hayli ün de kazanmıştı. Ama yine de öyle akılsızca hareket edecekti ki, karşısındaki güçleri birleştirmekle kalmayacak, durduk yerde bir din şehidi yaratacak ve kendisine karşı mücadele edenlere etkili bir bayrak armağan edecekti.

Dönemine göre bir “aydın” olduğu söylenebilecek padişahın “aydın despotluğunu” annesi “Fransız Sultan”dan aldığı ileri sürülmüştü. Ve kan dökmeye alışık bu “aydın” Sultan, Yunan ayaklanmasının arkasında Ortodoks kilisesinin olduğuna inanıyordu. Öyleyse önce kilisenin önde gelenlerini cezalandırarak işe başlamak gerekir, diye düşünüyordu. Oysa Fener Patrikhanesinin patlak veren ayaklanmanın arkasında olduğu kanıtlanamazdı. Evet, kimi yoksul papazlar ve din görevlileri isyancılarla beraber olabilirdi, ama Fener yöneticileri, patrik ve piskoposlar bu hareketten rahatsızdılar ve kendi konumlarını da tehlikeye attığının bilincindeydiler.

Nitekim Mora’da ayaklanma başladıktan sonra Fener Patrikhanesi Ortodoks Kilisesi adına resmi bir açıklama yapacak ve ayaklanmayı kınarken Sultan’a bağlılığını bir kez daha vurgulayacaktı. Ancak II. Mahmut açısından bunların hepsi oyundu. Fener Patrikhanesi hem ayaklanmayı gizlice destekliyor, hem de kendisini kurtarmak için bu tür açıklamalar yapıyordu. Oysa durum böyle olsa bile, bu açıklamanın ayaklanan güçleri bölmek için bir silah olarak kullanılması mümkünken öfkesinin esiri olan padişah budalaca hareket edecekti.

İşte böylece, Mora’daki ayaklanmanın başlamasından birkaç hafta sonra, 22 Nisan 1821′de yaklaşan Paskalya için ayin yapılırken silahlı askerler Halic’in kıyısındaki Fener Patrikhanesi’ne daldılar. Ayinin bitmesini sabırsızca beklemeyi nasıl akıl ettiler Allah bilir, ama ayin biter bitmez tören cüppeleri içindeki Patrik Gregorius ve beraberindeki piskoposlarla papazları yakaladılar.

Bir anda ortaya çıkan cellatlar kementlerini Patrikle diğerlerinin boynuna dolayıverdiler. Sürüklenerek Patrikhanenin kapısına getirilen Gregorius buradaki bir çengele asılıverdi. Tüm Rumlara gözdağı vermek için Patriğin cesedi üç gün boyunca orada asılı kalırken, diğer piskoposlar da İstanbul’un çeşitli semtlerinde aynı şekilde asılarak günlerce teşhir edildi. Sultan Mahmut bu katliamın ardından Rumların tepki gösterebileceğini de düşünmüş ve İstanbul’a dışarıdan askeri birlikler getirtmeyi ihmal etmemişti.

Ayrıca Müslüman halk da Rumlara ve Hıristiyanlara karşı silahlandırılıp, kışkırtıldı. Gözü dönmüş topluluklar günlerce İstanbul’un altını üstüne getirerek terör estirdiler; insanları öldürdüler, kiliseleri yağmaladılar, hatta Patriğin tahtını bile parçaladılar.

Bu arada Sultan Mahmut’un da öfkesi dinmek bilmiyordu. İyice çileden çıkmış olan Padişah, Ortodoks Hıristiyanları daha da aşağılamak ve küçük düşürmek için Patriğin cesedinin Yahudilere verilmesini ve bir pazar yerinde Yahudiler tarafından ayağından sürüklendikten sonra bir taşa bağlanıp Halic’e atılmasını emredecekti.

Böylece Osmanlı Sultanı İstanbul’daki Rumların herhangi bir harekete kalkışmasını belki önlemişti ama bir anda imparatorluk topraklarında yaşayanların dörtte birini, sadece Rumları değil bütün Ortodoks Hıristiyanları kendisine düşman etmeyi başarmıştı.

Olanlara kayıtsız kalmayan Avrupa devletleri Osmanlı devleti üzerinde ağır bir baskı kurdu. Bu arada zaten geleneksel olarak eski Yunan uygarlığından gelen hayranlık ve bağlılık duygulan artık tüm Avrupa’da Yunanistan’ın bağımsızlık savaşının daha büyük ölçüde desteklenmesini getirecekti. “Barbar Türkler” “Uygar Yunanlıları” böylesine vahşice katlederken Avrupa’nın hareketsiz kalması mümkün değildi. Ve sonuçta çok geçmeden Yunanistan tam da bu destek sayesinde, Avrupa’nın Hıristiyan devletlerinin eliyle bağımsızlığını kazanacaktı.

Yunanistan’daki ayaklanmalar Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın ordusuyla bastırılacaktı ama Rusya ve diğer büyük devletler yapılanları unutmayacak ve Yunan davasının zafere ulaşmasını sağlayacaklardı. 1827′de Navarin’de Osmanlı-Mısır donanması ağır bir yenilgiye uğratıldıktan ve Ruslar yine Balkanlara indikten sonra Eylül 1827′de Edirne’de yapılan anlaşma ile Yunanistan’ın bağımsızlığı resmen tanınacaktı.

Öte yandan cesedi Halic’in sularına atılan Gregorius’un hikayesi orada bitmedi. Bağlandığı taştan kurtularak suyun yüzeyine çıkan ceset Rusya’ya tahıl götüren bir Rum gemisi tarafından bulundu. Bunun “din şehidi” Patrik için ilahi bir mesaj olarak algılanması kadar doğal bir şey olamazdı. Gemi Odesa’ya ulaştığında Gregorius dini ve vatanı uğruna şehit olmuş kutsal bir kişi, bir “aziz” olarak büyük bir törenle toprağa verildi. Aslında Osmanlıya bağlı olan ve ayaklanmacılara karşı çıkan talih-
siz adam artık bağımsızlık mücadelesi verenlerin elinde bir meşale olacak ve hep öyle kalacaktı.

Yarım yüzyıl sonra Ruslar Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkileri geliştirmek için Patriğin kemiklerini anavatanı Yunanistan’a gönderdiler. Atina’daki Metropol katedralinin girişine defnedilen Patriğin mezarı o gün bugündür dindar Yunanlılarca bir türbe gibi ziyaret ediliyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Rus Çarı I. Nikola Fena Çuvalladı
Ocak 1853, St. Petersburg

Aralık 1825′te Petersburg’da muhafız birliği kendisine bağlılık yemini ederken patlak veren Dekabristlerin ayaklanmasından canını ve tahtını zor kurtaran Rus Çarı I. Nikola’dan sonra, hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca Rusya’yı ilerleten bir adam olmamıştı. Tam tersine Rus tarihi içindeki değerlendirilmesinde kendisi için söylenen şey “Rusya’nın gelişmesini donduran Çar” olacaktı.

Ama buna rağmen bu Rus Çarı onu, bunu “hasta” ilan etmekten adeta zevk alıyordu. Kendi ülkesinin sorunlarına ne kadar vakıf olduğu ayrı bir tartışma konusu olan I. Nikola önce 1846′da Avusturya ve Habsburglar için “Hasta adam” teşhisini koyacak, daha sonra ise aynı teşhisi Osmanlılar için tekrarlayacaktı.

9 Ocak 1853′de bir konserden çıkarken sohbet etmekte olduğu İngiltere’nin Rusya elçisi Hamilton Seymour’a Osmanlı İmparatorluğu için de “hasta adam” diyecekti. Aslında yakında dağılıp, parçalanmasını beklediği bu ülkenin topraklarını paylaşmak için nabız yokluyordu. İngiliz elçisi de bu değerlendirmeyi Londra’ya rapor edince I. Nikola’nın bu sözleri hızla yayıldı ve Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi için “hasta adam” deyimi Avrupalıların çok hoşuna gitti.

Ancak bu deyimin asıl sahibi bir süre sonra bu “hasta adam” ve müttefiklerine karşı giriştiği Kırım Savaşı’nı kaybetmekle kalmayacak, daha da önemlisi, çok sağlam sandığı kendi imparatorluğu Osmanlı’dan önce çökecekti!

Rus Çarı’nın “hasta” ilan ettiği Osmanlı İmparatorluğunun sağlığının yerinde olduğu tabii ki söylenemezdi. Çeşitli reformlar yapmaya, modernleşmeye çalışan imparatorluk gerçekten de bir türlü kendisini toparlayamıyordu. Ama bu durum sadece Osmanlı için geçerli değildi. Gelişmekte olan kapitalizm benzer imparatorlukların tümünü sarsıyor, kapitalizmin ilerlemesi ve giderek bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte klasik imparatorluklar tarihin gerisinde kalırken yeni koşullar ulus-devletleri öne çıkarıyordu.

Temeldeki bu iktisadi-siyasi süreç Osmanlı için de geçerliydi, Rusya veya Avusturya için de. Kapitalizmin gelişimine ayak uydurma koşullan olanlar bu durumdan daha az etkilenir görünürken, kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapısı olan Osmanlı İmparatorluğu ise diğerlerine göre daha hızlı bir şekilde tarihin dışına itilmekte olduğu izlenimini veriyordu. Ama hepsi o kadar! Çünkü bütün bu imparatorluklar sonuçta uluslararası bir sistem haline gelen kapitalizmin dünyayı ilk kez paylaştığı Birinci Dünya Savaşı sırasında şöyle veya böyle tarih sahnesinden çekileceklerdi.

Rus Çarı I. Nikola Osmanlı’yı “hasta adam” ilan ettikten sonra orada durmadı tabii. Hastayı bir an önce öbür dünyaya gönderip malına-mülküne el koymak için çabalarını da yoğunlaştırdı. Nitekim İngiliz elçisine bu sözleri söylemesinin üzerinden çok geçmeden Prens Alexander Mençikof’u İstanbul’a özel elçi olarak gönderen Çar, Sultan Abdülmecit üzerinde bir nüfuz elde etmeye çalıştı.

Abdülmecit ona istediklerini verdiği ölçüde de Sultanın güvenliğini sağlamak üzere gizli bir anlaşma teklif etti. Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda yaşayan Ortodoksların hamiliğini kazanmaya çalışan Rusya, böylece imparatorluk dağıldığında hamisi olduğu yerlerin de kendisine kalacağını düşünüyordu.

Prens Mençikof İstanbul’da üç ay kadar kaldı ve ortalığı hayli kırıp geçirerek Çarın isteklerini kabul ettirmeye çalıştı. Ancak diplomatik kabalıklarının ötesinde pek bir şey gerçekleştiremeden Mayıs ayında İstanbul’dan St. Petersburg’a dönerken Sultan Abdülmecit’e ateş püskürüyordu. Osmanlı sarayı da Rus prensinden çok rahatsız olmuştu ve böylece Osmanlı-Rus ilişkileri yeni bir savaşa doğru yol almaya başladı.

Sonuçta patlak veren Kırım Savaşı’nda Ruslar sadece Osmanlılarla değil, onların müttefiki İngiltere ve Fransa ile de savaşmak zorunda kaldı. I. Nikola’nın kaba ve aç gözlü politikaları Rusya’yı tecride sürüklemiş ve karşısındaki güçler yelpazesini genişletmişti.

Öyle ki, Fransızlarla İngilizler tarihte ilk kez Rusya’ya karşı birlikte savaşıyorlardı. 1854 başından 1856 sonlarına kadar yaklaşık üç yıl süren Kırım Savaşı sonunda Rusya kaybetti ama Çar I. Nikola bu yenilgiyi göremedi. Çünkü savaş devam ederken 2 Mart 1855′de ölmüştü. Kırım Savaşı’nda “hasta adam”a yenilen Rusya’nın öngörülü Çarını bekleyen sadece bu değildi.

Öykünün daha sonrasında ise Çarlığın 1917′deki Bolşevik Devrimi ile tarihten silinmesi de yer alıyordu. Mirasını paylaşmak için ölümü beklenen “hasta adam” da Birinci Dünya Savaşı’nın anaforunda boğulacaktı ama yine de Rus Çarlığından beş yıl daha fazla yaşayacak, Çarlığın yıkılışını gördükten sonra o da son nefesini vererek tarih sahnesinden çekilecekti.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

V. Murad’ın Üç Aylık Saltanatı
Haziran-Ağustos 1876, İstanbul

622 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğunun 36 padişahından biri olan Sultan V. Murad en kısa süreyle tahtta kalan ve hatta Eyüp Sultan Camii’nde kılıç kuşanma töreni yapılmayan tek padişahtır. Büyük umutlarla tahta çıkarılmış ama üç ay sonra da indirilmiştir.

Sultan Abdülmecid’in oğlu olan V. Murad babası ölüp de amcası Abdülaziz tahta geçince veliaht oldu. 17. Yüzyılın sonunda tahta çıkan I. Ahmed’den bu yana, yani iki yüz elli yılı aşkın bir süredir Fatih Sultan Mehmed’in kardeşlerin öldürülmesini öngören kanunları uygulanmıyor, tam tersine hanedanın en yaşlı erkek üyesinin tahta geçtiği “ekberiyet sistemi” uygulanıyordu.

Ama buna rağmen saray darbelerinin sıkça görüldüğü, hatta tahttan indirilen padişahların ırzına bile geçildiği Osmanlı sarayında veliahtın can güvenliğinin olduğu söylenemezdi. Dolayısıyla tahta çıkan padişah her zaman için kendisinden sonra saltanat sırasını bekleyen veliahtı bir tür rakip olarak görür ve denetimi altında tutardı. Sarayların birinde padişahın en güvendiği adamlarının gözetimi altında bir tür yarı tutukluluk halinde geçen hayatı özellikle siyasi ilişkiler kurmasına olanak tanımazdı. Gündelik hayatı ve hemen her türlü ilişkisi tahttaki padişahın izin verdiği biçim ve ölçüler içinde kalırdı.

Tüm bunlar veliaht Murad için de geçerliydi. Amcası Abdülaziz’in Mısır ve Fransa gezilerine katılmasına izin verilmesine rağmen yaşamının pek de serbest olduğu söylenemezdi. Benzer bir yaşam süren hanedan üyelerinin çoğu gibi müzik ve edebiyatla uğraşan, besteler yapan ve içkiye düşkün olan Murad babası Abdülmecit gibi Batı hayranı birisiydi.

Fransa ziyareti sırasında Paris’te bulunan Yeni Osmanlılarla görüşerek meşrutiyet ilan etmeye hazır olduğunu bildirmesi Abdülaziz’i çok rahatsız etmiş ve İstanbul’a dönüşte daha sıkı bir denetim altına alınmıştı. Belki can güvenliğini sağlamlaştırmak, belki de Batı’ya olan hayranlığını kanıtlamak için olsa gerek, Mason olduğu, Büyük Doğu Locasının üyesi olduğu iddia edilecek ve daha sonra bu ilişkinin hayatını kurtardığı da söylenecekti.

1861′de tahta geçen Abdülaziz’in keyfi, baskıcı ve müsrif yönetimi en sonunda bir saray darbesine yol açtı. Sadrazam Mehmed Rüşdi, Serasker Hüseyin Avni ve Ahmet Mithat paşalarla Şeyhülislam Hayrullah Efendi birlikte hareket ederek Abdülaziz’i tahttan indirince anayasal bir düzen getirmesi için 30 Mayıs 1876′da V. Murad’ı tahta çıkardılar.

Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na getirilen Sultan Murad’ın ruh sağlığı aslında pek iyi değildi ve alkolizmden de mustaripti. Ancak tahta çıkınca verdiği sözlere uygun davranacak gibi görünüyor ve meşrutiyet yanlısı paşalar da doğru bir iş yaptıklarına inanıyorlardı. Ancak tahta çıkışını izleyen günlerde sultanın ruhsal dengesini iyice sarsan iki trajik olay meydana geldi.

Birincisi, Abdülaziz tahttan indirilmesinden 5 gün sonra, 4 Haziran 1876′da odasında ölü bulundu. Resmi açıklamaya göre eski padişah tahttan indirilmesini gururuna yedirememiş ve bileklerini keserek intihar etmişti. Ancak bu ölüm hayli kuşkuluydu ve hızla yayılan söylentiye göre eski padişah öldürülmüştü.

İngiliz elçiliğinden gelen bir doktor eski padişahın bileklerinde görülen kesikleri kendi kendine yapmasının mümkün olmadığını söylemişti. Bundan 10 gün sonra ise Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Dışişleri Bakanı Raşid Paşa’nın ölümüne yol açan ikinci bir olay daha meydana geldi.

Abdülaziz’in en sevdiği karısı olan Nesrin Sultan doğum yaparken ölünce daha önce sarayda görev yapmış olan ağabeyi Çerkez Hasan 14 Haziranda nazırların toplantı halinde oldukları salona dalmış ve silahıyla rasgele ateş açarak bu iki paşayı öldürmüştü. Hemen yakalanarak idama mahkum edilen Çerkez Hasan’ın cesedi ibret olması için dört gün boyunca asılı kalmıştı.

Bu iki olay zaten pek iyi durumda olmayan sultanın dengesini iyice alt üst edecekti. Yine söylendiğine göre amcası Abdülaziz’in ölümünü öğrendiğinde bir buçuk gün boyunca kusan V. Murad’ın içine ölüm korkusu düşmüştü ve kendisinden beklenenleri yapamayacağını o da, onu tahta çıkaranlar da yakında anlayacaklardı.

Ölüm korkusuyla bunalıma sürüklenen bir padişaha uzun süre tahammül edilebilecek bir zaman değildi; Osmanlı devleti Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydi ve meşrutiyetçi paşaların da acelesi vardı. Nihayet akli dengesinin ülkeyi yönetmeye uygun olmadığına ilişkin olarak doktorların verdiği bir raporla tahttan indirildi ve yerine meşrutiyet ilan etmeye söz veren kardeşi II. Abdülhamit geçirildi.

Osmanlı hanedanının en kısa süre tahtta kalan üyesi Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarak hemen yan taraftaki Çırağan Sarayı’nın yolunu tuttu. Bir ara Abdülhamit tarafından öldürülmeye niyetlense de Mason Locası hayatını kurtardı ve sıkı bir gözetim altında da olsa daha 28 yıl yaşadı.

Daha sonrasında Abdülhamit’in yaptıklarını görünce Murad’ı tahttan indirenler pişman oldular mı, bilinmez. Ama ona bağlı olanlar vardı. Tahttan indirildiği yıl “kafes içinde” yaşadığı Çırağan’dan onu Avrupa’ya kaçırmaya çalıştılar ama beceremediler. İki yıl sonra, Mayıs 1878′de bu kez de Ali Suavi, Çırağan’ı basarak onu tekrar tahta çıkarmaya çalıştı ama bu girişim de başarılı olamadı.

Gerek üç ay süren saltanatı, gerekse kendisinden sonra 33 yıl hüküm süren kardeşi Abdülhamit’in dönemi Yeni Osmanlılar için tam bir fiyasko olurken, V. Murad 29 Ağustos 1904′e kadar İstanbul Boğazının kıyısındaki sarayda kendi hayatını ve kendi hayal kırıklıklarını yaşamaya devam etti.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Mithat Paşa Kendi Anayasasının İlk Kurbanı Oldu
1877, İstanbul

19. Yüzyılın son çeyreğine doğru ilerlenirken hala üç kıtaya yayılmış dev bir imparatorluk olan Osmanlı devleti de ayakta durmakta zorlanıyordu. Aslında yüzyılın başından beri bu duruma çare aranıyor ve bulunmuş gibi de görünüyordu; Batı Avrupa’nın yönetsel modeli Osmanlı’ya uyarlanacaktı. Ancak sonuçta kapitalizmin siyasal üst yapısı olarak nitelendirilebilecek bir modelin uyarlanmasıyla imparatorluğun kurtulması doğrusu pek mümkün değildi.

Gelişmekte olan kapitalizm, uluslararası bir sistem haline gelirken dünyayı da yeniden şekillendiriyordu. Bazı ülkeleri bağımlı, yarı-sömürge ve sömürge durumuna getirerek merkezdeki kapitalist ülkelerin sermaye birikimini daha hızlı sağlamak için bu ülkeleri de daha yoğun bir sömürüye tabi tutuyor, yağmalıyordu.

Aslında Osmanlı devleti de, görünüşteki tüm azametine rağmen bu süreçte bağımlı olmaya ve tabii bu arada dağılmaya mahkumdu. Çağın ideolojik akımlarından da etkilenen Osmanlı aydınları ülkeye bir an önce anayasal bir sistem, meşruti bir monarşi getirmeye çalışırken Osmanlı’yı kaçınılmaz kaderinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.

III. Selim’le başlayan ve Tanzimat’la ilerleyen bu yenileşme ve reform çabalarının hedefi 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde artık meşruti bir monarşinin kurulmasıydı. 1867′de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin desteklediği bu çabaların siyasi önderi olarak sivrilen ismin de Ahmet Mithat Paşa olması doğaldı.

Neredeyse devlet hizmetine girmesinden itibaren reformcu çalışmalarıyla dikkat çeken, eğitim ve maliye başta olmak üzere birçok alanda önemli düzenlemeler gerçekleştiren Mithat Paşa Batı Avrupa’daki gelişmeleri de yakından izliyordu. Bu arada Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Yeni Osmanlıların fikir adamlarıyla da yakın bir temas ve işbirliği içindeydi.

İlk kez Temmuz 1872′de Abdülaziz tarafından sadrazamlığa getirilen Mithat Paşa’nın padişahın Mühr-ü Hümayununu elinde tutması ancak üç ay sürebildi. İmparatorluğun bir federasyona dönüşmesi fikrine yakınlık duyduğu iddialarının yanı sıra maliyeye sıkı bir düzen getirmeye yeltenmesi ve Abdülaziz’in Dolmabahçe Sarayı’ndaki hesapsız harcamalarını da denetlemeye kalkışması üzerine üç ay sonra görevden alındı.

Sadrazamlıktan uzaklaştırılmakla birlikte devlet içinde etkili olması engellenemeyen Mithat Paşa daha sonra çeşitli nazırlıklarda ve yüksek görevlerde bulunmaya devam edecek ve bu arada o dönemin en etkili üç veziri arasında bir tür yakınlaşma ve işbirliği ortamı da yaratacaktı. Sonuçta Mithat Paşa, Mehmet Rüşdi Paşa ve Hüseyin Avni Paşa birlikte hareket ederek 30 Mayıs 1876′da Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine V. Murat’ı geçirdiler.

Uzun yıllardır Topkapı Sarayı’nda kendi dünyasında yaşayan içkiye düşkün V. Murat reformlara yatkın görünüyordu. Ancak ruh sağlığı yerinde olmayan yeni padişah Abdülaziz’in 4 Haziran’da kuşkulu bir şekilde ölümü üzerine iyice bunalıma girdi ve kendisinden beklenenleri yerine getiremeyeceği anlaşıldı. Bunun üzerine üç ay sonra V. Murat da tahttan indirilecek ve Mithat Paşa ile arkadaşlarının çalışmalarına destek olacağına, bir anayasa ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit 31 Ağustos I876′da tahta çıkarılacaktı.

Hemen bir anayasa oluşturmak üzere çalışmalara başlandı; Mithat Paşa’nın başkanlığında kurulan bir komisyonda 16 yüksek dereceli devlet memuru, ulemadan 12 kişi ve 2 de asker yer alıyordu. 30 kişiden oluşan komisyonun elinde zaten kimi taslaklar ve hazırlanmış metinler vardı. Hızla yürütülen çalışmalar sonuçlandırılırken biri halkın oylarıyla seçilmiş Meclis, diğeri padişahın atayacağı Ayan olmak üzere iki temsili organa dayanan bir sistem öngörülüyor, Batı’da geçerli olan çeşitli temel hak ve özgürlükler tanınıyordu.

Abdülhamit kendisine onaylanmak üzere sunulan taslağa bazı maddeler ekleyerek kabul edecekti. Eklenen en önemli madde ise padişaha Anayasayı askıya alma yetkisi veren ve bu arada “kendisi veya ülke için tehlikeli” gördüğü kişileri sürgüne göndermesine olanak sağlayan ünlü 113. Maddeydi. Ve bu madde ilk kez Anayasa Komisyonu Başkanı Mithat Paşa için kullanılacaktı.

Osmanlı’yı meşruti bir monarşi haline getiren Anayasayı hazırlayan komisyonun başkanı Mithat Paşa’yı 17 Aralıkta sadrazamlığa atayan II. Abdülhamit, hemen altı gün sonra da, 23 Aralıkta Anayasayı onaylayarak yürürlüğe soktu. Acelesi vardı çünkü aynı gün İstanbul’da toplanan çeşitli Batılı ülkelerin temsilcileri “Tersane Konferansı” diye bilinen bu toplantıda Osmanlı’dan özellikle Balkanların yeniden düzenlenmesiyle ilgili olarak yeni bir takım taleplerde bulunmaya hazırlanıyorlardı.

Toplantı Kasımpaşa’daki Donanma Komutanlığı binasında başladığı sırada duyulan top seslerinden şaşkınlığa uğrayan temsilcilere Anayasanın ilan edildiği açıklandı. Aslında böylece konferans boşlukta kalmış oluyordu. Yine de 20 Ocak 1877′ye kadar çalışmalarını sürdürmekte ısrar etti ama ortaya konulan talepler Osmanlı yönetimi tarafından kabul edilmeyince delegeler de hep birlikte İstanbul’dan ayrılarak protestoda bulundular. Ancak hükümet umursamayacak, padişah ise rahat bir nefes alacaktı.

Batılı devletlerin temsilcilerinin İstanbul’dan ayrılmasıyla uluslararası baskıdan uzaklaştığını düşünen Abdülhamit, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tuttuğu ve hiç güven duymadığı Mithat Paşa’yı tasfiye etmek için vakit kaybetmedi. Aslında anayasal bir düzeni de benimsemiş değildi ve daha sonra hayli uzun sürecek hükümranlık dönemi için kendisine göre planları vardı. Egemenliğini ne Mithat Paşa gibi etkili isimlerle, ne de milletin oylarıyla seçilen temsili organlarla paylaşmaya niyeti vardı.

5 Şubat 1877′de Dolmabahçe Sarayı’na çağrılan Anayasa Komisyonu Başkanı ve Sadrazam Mithat Paşa sarayın önünde, Boğaz’da demirlemiş olan bir geminin bacasından dumanların çıktığını görünce buna bir anlam veremeyecekti. Kış vakti padişahın denize açılması pek görülen bir durum olmadığına göre acaba yolcusu kim olabilirdi?

Anayasayı ve temel reformları yapma sözü verdiği için tahta çıkardığı padişahın kendisinden kurtulmakta kararlı olduğunu bilse belki kendine göre önlemlerini alır ve bir karşı darbeye kalkışabilirdi. Ama bu gibi kuşkulardan uzak bir şekilde gittiği Dolmabahçe Sarayı’nda II. Abdülhamit’in kendisi yoktu. Bir saray görevlisi sadrazama padişahın kararını bildirdi; Anayasanın 113. Maddesine göre padişah, sadrazamı kendisi ve ülke için “tehlikeli kişi” olarak değerlendiriyor ve sürgüne gönderiyordu. Böylece Anayasayı yapan paşa o anayasanın da ilk kurbanı oluyordu! Mithat Paşa hemen Dolmabahçe önündeki gemiye bindirilecek ve İtalya’nın yolunu tutacaktı.

Anayasanın mimarına üç ay tahammül edebilen II. Abdülhamit Anayasanın kendisine ise bir yıldan fazla katlanacaktı. Doğrusu Meclis-i Mebusan’ı fazla ciddiye aldığı söylenemezdi ama 24 Nisan 1877′de başlayan Osmanlı-Rus savaşında uğranılan yenilgiye bir sorumlu arayıp bulması gerektiğinde Meclis’i buldu ve Şubat 1878′de yine Anayasanın kendisine tanıdığı hakka dayanarak Anayasayı askıya alacak ve Meclis-i Mebusan’ın da kapatıldığını ilan edecekti. Ardından da 30 yıl süreyle ülkeyi istediği gibi yönetmenin yollarım bulmak konusunda ne kadar becerikli olduğunu kanıtlayacaktı.

İkinci sadrazamlığı da yine ancak üç ay süren Mithat Paşa ise önce bir yıl kadar Avrupa’da sürgünde kaldıktan sonra yeniden ülkeye dönecek ve devlet hizmetine devam edecekti. Ancak İstanbul’a yaklaştırılmayan ve önce Suriye ardından da Aydın valiliklerinde bulunan Mithat Paşa, padişahla ilişkilerinin normalleştiğini zannedecekti. Oysa Abdülaziz’in tahttan indirilmesini ve ölümünü hiçbir zaman unutmayan, kendisi de sürekli “hal edilme” kuşkusu içinde yaşayan Abdülhamit, en sonunda 1881′de Mithat Paşa ve Mehmet Rüşdi Paşa’nın Abdülaziz’in ölümü dolayısıyla sorgulanmalarını gündeme getirecekti.

Önce İzmir’deki Fransız konsolosluğuna sığınan Mithat Paşa hükümetin güvence vermesi üzerine teslim olacaktı. “Yıldız Mahkemesi” olarak bilinen yargılama sonunda suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılacak ama Batılı devletlerin araya girmesiyle cezası ömür boyu hapse çevrilerek imparatorluğun en uzak köşelerinden birine, Taif’e gönderilecekti. Ve burada padişahın emriyle 8 Mayıs 1884′de öldürülecekti.

Yaptığı Anayasanın ilk kurbanı olarak sürgüne gönderilen paşanın ölümü de kendi elleriyle tahta çıkardığı padişahtan gelecekti.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Ali Suavi’nin Çırağan Sarayı Baskını
20 Mayıs 1878, İstanbul

Halk arasında “93 Harbi” diye bilinen Osmanlı-Rus savaşı 24 Nisan 1877′de başladığında Osmanlı orduları doğrusu iyi savunma savaşları vermişlerdi. Kars’ta Ahmet Muhtar Paşa, Plevne’de ise Gazi Osman Paşa’nın gösterdikleri başarılara rağmen sonuçta savaş Rusların zaferiyle bitmişti. Plevne’nin teslim olmasından sonra hızla Edirne’ye inen Ruslarla 3 Mart 1878′de Ayestefanos (Yeşilköy) antlaşması yapılmıştı.

Bu yenilginin sorumluluğunu Meclis-i Mebusan’a yıkan padişah II. Abdülhamit 23 Aralık 1876′da ilan ettiği Anayasayı askıya alarak meclisi kapattı. Böylece bir yıl kadar süren meşruti monarşi yerini tekrar mutlakıyete, daha doğrusu 30 yıldan fazla sürecek bir istibdada bıraktı. Hem bu baskı rejimine duyulan öfke, hem de Rusların tüm Balkanları çiğneyerek Edirne’ye yürümeleri sırasında Rumeli’den kaçarak İstanbul’a sığınan on binlerce göçmen Yıldız Sarayı’ndaki Abdülhamit’i fazlasıyla huzursuz ediyordu.

Bu toplumsal öfke, bu umutsuz ve aç yığınlar pekala tahtına mal olabilirdi. Çünkü bunlar bir ayaklanmanın ve saray darbesinin koşullarını da yaratıyordu. Ağır bir savaş yenilgisi nedeniyle Meclisin kapatılması bir siyasi kriz anlamına gelirken, başkenti işgal eden Rumeli göçmenleri ise bir toplumsal krizin başkent sokaklarına yansımasından başka bir şey değildi.

Saltanatına yönelik tehlikeyi fark eden II. Abdülhamit bir baskı rejimine yönelerek işin içinden sıyrılmaya çalışırken hayli tedirgindi. Nitekim bu ihtilal ortamından yararlanarak gerçekten de Abdülhamit’i devirmeye kalkışan bir ihtilalci çıkacak ve silaha sarılacaktı. Abdülhamit’in uzun süre kendisine gelememesine yol açan bu “sarıklı ihtilalci”nin adı Ali Suavi idi.

Yeni Osmanlıların önemli kişiliklerinden biri olan Ali Suavi daha sonraları “Türk milliyetçiliğini ilk kez ortaya atan bir mütefekkir”, “Türk milliyetçiliğinin bayrağı, zulme ve istibdada çekilen ilk kılıç” gibi övgülerle anılmasına rağmen yaşamı da, düşünce dünyası da hayli karışık ama hiç kuşkusuz çok ilginç bir kişiydi. Rüştiye mektebini bitirdikten sonra çeşitli kademelerde devlet memurluğunda bulunmuş, rüştiyelerde öğretmenlik, medreselerde hocalık yapmıştı.

Filibe’deki tahrirat müdürlüğü görevine son verilmesinden sonra geldiği İstanbul’da siyasal çalışmalara ağırlık veren Ali Suavi, dönemin en önemli gazetesi Muhbir’deki yazılarıyla dikkat çekiyor, padişah Abdülaziz ve annesi Pertevniyal Sultan hakkındaki konuşmalarıyla sarayın da öfkesini topluyordu. En sonunda gazetesi kapatıldı ve kendisi de Kastamonu’ya sürgün edildi.

Daha sonrasında ise dönemin pek çok muhalifi gibi Ali Suavi’ye de Avrupa’nın yolları göründü. Yeni Osmanlıların hamisi Mustafa Fazıl Paşa’nın çağrısı ve yardımıyla Kastamonu’dan kaçarak Paris’e giden Ali Suavi burada bulunan Yeni Osmanlıların diğer önde gelen kişileriyle, özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa ile anlaşmazlığa düştü. Londra’ya giderek bir süre orada yaşayan Ali Suavi tanıştığı bir İngiliz kadınla, Marie Stewar Lugh ile evlendi, bundan dolayı da pek çok saldırıya uğradı.

Bir “gavur”la evlenmek o dönem için de pek hoş görülür işlerden değildi. Yurtdışında iken bir süre Muhbir ve Ulüm adlı gazeteleri de çıkaran Ali Suavi, İstanbul’da saraya bilgi verdiği ileri sürülerek Yeni Osmanlılar arasında tecrit edildi. Hatta Namık Kemal onun için şu dörtlüğü bile yazmıştı: “Suavi dedikleri o küçük adam/ Paris’te oturmuş yanında madam/ Biz anı adam sandık o da mı cüdam/ Aman yalnız kaldı Mustafa Paşa.”

II. Abdülhamit’in tahta geçmesi ve meşrutiyetin ilanıyla af çıkması üzerine Yeni Osmanlıların birçoğu gibi Ali Suavi de İstanbul’a döndü. Muhaliflere çeşitli mevkiler dağıtarak onları kontrol altında tutma politikası izleyen Abdülhamit’ten Ali Suavi’nin payına düşen de Mekteb-i Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) müdürlüğü oldu. Bu görevdeyken pek çok önemli yenilikler yapan Ali Suavi’nin bir süre sonra padişahla arası açıldı ve böylece ilk “sivil ihtilal” girişiminin öznel koşulları da hazırlanmaya başlandı.

Meclisi fesh edip Anayasayı askıya alan II. Abdülhamit’in bir baskı rejimine yöneldiğini gören Ali Suavi Rumeli göçmenleri arasında örgütlenme çalışması yaparak 150 kadar kişiyi silahlandırdı. Amacı Çırağan Sarayı’nda “kafes hayatı” süren eski padişah V. Murad’ı bir baskınla kurtarmak ve yeniden tahta geçirmekti. Aklı dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilen Murad’ın sağlığının düzeldiği söyleniyordu.

20 Mayıs 1878′de silahlanmış olarak teknelere doluşan Ali Suavi ve adamları Üsküdar tarafından yola çıkarak Boğazı geçtiler ve Çırağan Sarayı’na çıkartma yaptılar. Böyle bir şeyi hiçbir şekilde beklemeyen saray görevlilerini etkisizleştiren Ali Suavi ve adamları Murad’ın kapalı olduğu bölüme de girerek eski padişahı kendileriyle birlikte gelmeye ikna etmeye çalıştılar. Ancak ortaya çıkan kargaşadan büyük bir korkuya kapılan ve ne olduğunu anlayamayan eski padişah asilere direndi ve onlarla gelmeyi reddetti.

V. Murad’ı ikna edebilseler geldikleri teknelerle tekrar Anadolu yakasına dönecekler ve orada yeni padişahı ilan edeceklerdi. Ancak akli dengesi zaten pek yerinde olmayan eski padişah asilerle işbirliği yapmayınca bütün plan suya düştü. Tam o sırada Çırağan’a baskın yapan Abdülhamit’in Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa, Ali Suavi ve adamlarına karşı zaptiyeler ve askerlerle saldırıya geçti. Çıkan çatışma esnasında Ali Suavi’nin kafasına elindeki kalın sopayla vuran Paşa bu “sarıklı ihtilalci”yi cansız yere sererken adamlarından da 60 kadarını öldürerek Osmanlı tarihindeki bu ilginç ihtilal girişimini bastırdı.

Okuma yazması olmadığı için imzasını atarken yaptığı şekil Arapça yedi ve sekiz rakamlarına benzediği için “Yedisekiz Hasan Paşa” diye adlandırılan bu cahil adam, bir süre Avrupa’da yaşamış, pek çok eser vermiş ve ülkenin en önemli eğitim kurumunun da müdürlüğünü yapmış Ali Suavi’yi bir sopa darbesiyle öldürünce sanki meydan savaşı kazanmış büyük bir kumandan gibi II. Abdülhamit tarafından “müşir” rütbesiyle ödüllendirildi. Ali Suavi ise, belki de “Vatan Şairi” Namık Kemal’le atışmış olmasının da etkisiyle, tarihin unutulup giden isimleri arasındaki yerini aldı.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

31 Mart Vakası ve Abdülhamit’in Tahttan indirilmesi
Nisan, 1909

Tarih sahnesinden çekilmeye hazırlanan Osmanlıların son döneminin en önemli hükümdarı olduğu söylenebilecek II. Abdülhamit’in bir tür “şark kurnazı” olduğuna da fazla itiraz gelmeyebilir. Yeni Osmanlılara meşrutiyet ilan etme sözü vererek V. Murad’ın yerine tahta çıkarılan II. Abdülhamit daha sonra ilk fırsatta Anayasayı askıya alıp, Meclisi fesh etti. Ve 30 yılı aşan bir süre Osmanlı İmparatorluğunu tam bir otokrat olarak yönetti.

Kimilerine göre “imparatorluğu batıran”, kimilerine göre ise “kurtaran” “Kızıl Sultan” Birinci Meşrutiyet’ten sonra İkinci Meşrutiyeti de bir kenara koymaya kalkıştı ama ikincisinde Çuvalladı ve tahttan indirilerek Selanik’e sürgüne gönderildi.

III. Ordunun görev alanı olan Selanik ve Makedonya Osmanlı İmparatorluğunun en batı bölgesi olarak Avrupa’daki gelişmelerden en fazla etkilenen, kapitalist ilişkilerin en fazla geliştiği, en aydınlanmış bölgeydi. Dolayısıyla Osmanlı’yı meşruti bir monarşiye dönüştürmek için toplumsal baskının da öncelikle bu bölgeden gelmesi, gizli devrimci örgütlerin asıl olarak bu bölgede gelişmesi doğaldı.

Nitekim Abdülhamit’i İkinci Meşrutiyet’i ilan etmeye de bu bölgedeki ordu birlikleri ve halk zorlayacaktı. Bölgedeki orduyu neredeyse tümüyle kontrolü altına alan İttihat ve Terakki örgütü, Niyazi ve Enver’in dağa çıkmasıyla aslında silahlı bir isyanı da başlatmış oluyordu. Selanik Merkez Kumandanı Nazım Paşa’nın öldürülmesi üzerine durumun ciddiyetini iyice anlayan Abdülhamit isyanı bastırmakta geç kalmıştı.

Enver ve Niyazi’nin kasabalara baskın verip Anayasanın yeniden yürürlüğe konduğunu açıklamaya başlamaları üzerine Yıldız Sarayı’na kapanmış olan padişah pes etti ve 24 Temmuz 1908′de otuz yıl önce askıya aldığı Anayasayı raftan indirdi.

Beş yılı aşkın bir süredir sadrazamlık yapmakta olan Mehmet Ferit Paşa’yı azleden Abdülhamit, en has adamlarından Küçük Mehmet Sait Paşa’yı yedinci kez sadrazam yaparak derhal Anayasanın gereklerini yerine getirmesini istedi. Osmanlı devleti bir gün içinde yeniden meşruti bir monarşi olmuştu. Otuz yıl önce Anayasayı askıya aldığını ilan ederken halkın “henüz meşrutiyete hazır olmadığını” iddia ediyordu, tekrar yürürlüğe koyarken ise “artık halkın gereken olgunluğa eriştiğini” söylüyordu.

Halk kitlelerinin siyasi olgunluk düzeyinin ne olduğu tartışması bir yana, son derece kurnaz, temkinli ve ürkek bir kişiliği olan Abdülhamit aslında meşrutiyeti, yani yetkilerinin sınırlandırılmasını hiç de kabullenmiş ve hazmetmiş değildi. Ama karşı karşıya kaldığı baskı ve tahttan indirilme korkusu nedeniyle ilk aşamada suların aktığı doğrultuda görünmeye karar veriyordu. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle sular durgunlaşıp, ortalık yatıştıktan sonra birincisini nasıl ortadan kaldırdıysa ikincisinin de üstesinden gelmenin bir yolunu bulmaya çalışacaktı.

Abdülhamit’in beklenenden önce meşrutiyeti ilan etmesi Makedonya’daki ayaklanmayı örgütleyen İttihat ve Terakki için de sürpriz oldu. Cemiyet, gizliliğine son verip hemen açık örgütlenmeye geçmeye ve iktidarı almaya hazır değildi. Ne Abdülhamit’e dokunmayı göze aldı, ne de iktidara gelmeye kalkıştı. Tam tersine herkesin bildiği varlığına ve olayların arkasındaki reddedilmez rolüne rağmen yarı-gizli yapısını sürdürdü ve zaman kazanmaya çalıştı.

Bir yandan Meclisin oluşumu için seçim hazırlıkları sürerken Abdülhamit de boş durmuyor, durumu anlamaya, güç dengelerini kavramaya çalışıyor, karşı atağa ne zaman ve nasıl geçeceğinin hesaplarını yapıyordu. Seçimler gerçekleştirildi ve 17 Aralık 1908′de padişahın nutkuyla Meclis açıldı.

Artık İkinci Meşrutiyet dönemi başlamıştı ama bir yandan da son derece ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı; perde arkasındaki iktidar partisi gibi devletin başındaki padişah da gizlice faaliyet yürütüyordu. Abdülhamit el altından taraftarlarının örgütlenmesini sağlıyor ve Makedonya’daki askeri ve sivil örgütlenmeye İstanbul’da aynı türden bir örgütlenmeyle karşı çıkmaya hazırlanıyordu.

“İslam Birliği” diye bir cemiyet kurulmuştu ve padişahın oğlu Mehmet Burhaneddin’in de içinde yer aldığı bu örgüt meşrutiyete karşı kampanya yürütmeye başlayacaktı. Siyaset anlayışında İslam’a özel bir yer veren ve ilk kez “Halife” unvanını uluslararası politikada bir araç olarak kullanmaya çalışan Abdülhamit’e İslamcıların sahip çıkması doğaldı. İstanbul’daki ordu birlikleri içinde de Abdülhamit yanlısı bir örgütlenme hızla yaygınlaşıyordu.

Artık iktidara daha yakın olmak için yeterince hazırlandığını düşünen İttihat ve Terakki Şubat 1909′da Kamil Paşa’nın yerine kendi adamı Hüseyin Hilmi Paşa’nın sadrazamlığa getirilerek hükümeti kurmasını isteyince Abdülhamit yanlısı hareket de daha açık faaliyete geçti. “Makedonya Cuntası” kendi iktidarını kuruyor ve İslam’ı tasfiye ederek “memleketi gavurlara teslim etmeye” hazırlanıyordu.

Sonuçta eski Rumi takvime göre 31 Mart 1325′te, miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909′da bir kısım öğrenci, asker ve halktan insan sokaklara dökülerek gösterilere başladılar. Meclisi basarak bazı mebusları tartaklayıp, ikisini de öldürdüler. Şeriata uygun bir yönetim ve Halife-Sultanın yetkilerine saygı gösterilmesini istiyorlardı.

Arkasında kendisinin olduğundan kuşku duyulmayacak bu ayaklanmayı gerekçe gösteren Abdülhamit has adamlarından Ahmet Tevfik Paşa’yı hükümeti kurmakla görevlendirerek yeniden politik inisiyatifi eline aldı. İstanbul’daki yabancı elçiler başkentlerine gönderdikleri raporlarda Abdülhamit’in otokratik rejimini yeniden kurduğunu bildiriyorlardı.

Ama aslında böylesi bir sonuca varmak için henüz erkendi. Çünkü bu durumu kabullenmeyecek güçler de vardı ve onlar da karşı harekete geçeceklerdi. Nitekim meşrutiyetin silahlı gücü durumundaki Selanik’teki Üçüncü Ordu Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul’a doğru yola çıkacak ve ayaklanmadan iki hafta sonra 24 Nisan’da İstanbul’a gelerek birkaç küçük çatışmanın ardından durumu kontrolü altına aldı. Artık başkent İttihat ve Terakki’nin Rumeli subaylarının elindeydi ve kendilerine daha güvenli olan bu kadrolar Abdülhamit’i tahttan indirecek adımı da bu kez atacaklardı.

Başına gelecekleri gören Abdülhamit hemen hükümeti azlederek bir kez daha zamana oynadı ama artık çok geçti. Şeyhülislamdan gereken fetva alındı ve 33 yıl sonra, 27 Nisan 1909′da tahttan indirilen Sultan İstanbul’da kalırsa entrikalarına devam edeceği bilindiği için hem İstanbul’dan uzak, hem de meşrutiyetin mayalandığı ve İttihat ve Terakki’nin kontrolündeki bir kente, Selanik’e sürgün edildi. 1912′ye kadar burada ikamet eden Abdülhamit daha sonra Beylerbeyi Sarayı’na getirilecek ve 1918′deki ölümüne kadar burada “kafes hayatı” sürdürmek zorunda kalacaktı.

Aradan geçen otuz yılda meydana gelen toplumsal ve siyasal gelişmeler tam bir şark kurnazı olan padişaha meşrutiyetin birincisini bir kenara koyma olanağı sunmuştu, ama ikincisinde tarihin tekerrürü mümkün olmayacaktı. “Kızıl Sultan”ın hükümranlığı boyunca en korktuğu şey başına gelecek ve bu kez tahtından olacaktı!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

‘Kuvve-i Külliye Mahvoldu’
Aralık 1914, Sarıkamış

Yirminci yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliği dağıldığında Türkiye Cumhuriyeti’nin önde gelen simaları “Adriyatik’ten Çin denizine kadar bir Türk Dünyası”nın doğduğundan sıkça söz etmeye başlamışlardı. Bu kadar geniş bir coğrafyada etkin bir güç olmak, bir hegemonya sağlamak düşüncesi hemen herkesi heyecanlandıran bir hülya idi. Daha sonra bunun hiç de kolay bir iş olmadığı görülecekti.

Ama aynı hülyayı yüzyılın başında daha büyük bir inançla görenler de vardı ve çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğunu böylesine bir coğrafyaya yayılan bir Türk-İslam İmparatorluğu olarak yeniden ihya etme hayaliyle yanıp tutuşuyorlardı. Hiç kuşkusuz bunların başında İttihat ve Terakki’nin askeri lideri Enver Paşa geliyordu ve hayallerinin bedelini de Türkistan’da can vererek ödeyecekti.

Balkanlar’dan Kafkasya ve Türkistan’a uzanan bir imparatorluk kurma hayalinin nasıl bir fiyaskoyla sonuçlanabileceğinin ilk işareti aslında Aralık 1914′te Sarıkamış’ta ortaya çıkmıştı. Ama Osmanlı İmparatorluğunun 34 yaşındaki Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın bunu kavraması mümkün değildi.

Enver Paşa ve ordunun başına geçmiş genç subaylar açısından Almanlarla ittifak halinde girilen Birinci Dünya Savaşı işte bu hayallerin gerçek olması açısından büyük bir tarihsel fırsat olarak algılandı. Savaşın kazanılması çökmekte, dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmakla kalmayacak çok daha geniş bir coğrafyada, çok daha büyük bir Türk-İslam devleti doğacaktı. Oysa bu savaş, aralarında Osmanlı devletinin de olduğu bazı devletlerin topraklarının paylaşılması için çıkmıştı ve öyle de sonuçlanacaktı.

29 Ekim 1914′de iki Alman savaş gemisi Yavuz ve Midilli adını alarak Karadeniz’deki Rus limanlarına saldırınca Osmanlı devleti hem Birinci Dünya Savaşı’na fiilen girmiş, hem de Rusya ile savaşa başlamış oluyordu. Ruslar Karadeniz filosuna saldırıya yanıt vermekte hiç gecikmediler. 1 Kasım’da Kafkasya’daki Rus ordusu Türk sınırını aşarak Erzurum’a doğru saldırıya geçti.

İşte Enver Paşa açısından da beklediği tarihsel fırsat ayağına gelmişti. Karşı saldırıya geçerek Rus ordusu imha edilecek ve ardından hızla ilerlenerek Orta Asya’ya doğru gidilecekti. Bu arada Enver Paşa’nın yeğeni Halil Paşa da İstanbul’dan yola çıkıp, iyi eğitilmiş ve donatılmış bir tümenle İran’a girecek, Tahran ve Tebriz’i zapt ettikten sonra Azerbaycan’a doğru ilerleyecek, karşısına çıkan orduları her defasında yenilgiye uğratarak, bir diğer koldan yine Türkistan’a doğru yoluna devam edecekti. Büyük İskender’i kıskandıracak bu muhteşem askeri sefer için de hemen hazırlıklara başlandı.

Ancak bu muhteşem zaferlerin kazanılmasından önce halledilmesi gereken ufak bir iş, kazanılması gereken mütevazı bir zafer vardı! Erzurum’a doğru saldırıya geçen Rus ordusunun durdurulması ve imha edilmesi gerekiyordu. Öncelikle bu iş başarılmadan Turan hayallerinin gerçekleşmesi mümkün değildi. Nitekim Enver Paşa da bunun farkındaydı ve kendisini bütünüyle bu işe verdi.

Sarıkamış üzerinden saldırıya geçen Rus ordusunun karşısında Türklerin III. Ordusu bulunuyordu ve bu ordunun savaş planları saldırıdan çok savunma ağırlıklıydı. IX., X. ve XI. kolordulardan ve Kürt aşiretlerinin Hamidiye alaylarının kalıntıları durumundaki bir tümenden oluşan III. Ordunun komutanı Hasan İzzet Paşa geri çekilip Erzurum müstahkem mevkilerinde bir savunma savaşı verilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Nitekim birliklerine bu doğrultuda emirler verip, buna göre hazırlığa girişti. Bölgede kış mevsimi olanca şiddetiyle sürüyordu ve bu koşullarda Rus ordusunun saldırısının da çok etkili bir şekilde gelişmesi kolay değildi. Bir savunma savaşına girişildiğinde “General Kış” Türk ordusunun yanında yer alacaktı. Erzurum’da, cephedeki Hasan İzzet Paşa böyle düşünüyordu ama Harbiye’den öğrencisi olan Başkumandan Vekili Enver Paşa İstanbul’da çok farklı düşünüyordu.

Enver Paşa’nın Turan hayallerinin ve hırsının yanı sıra Almanlar da savaş halinde oldukları Ruslara karşı güneyden, Kafkasya’dan etkili bir savaşın açılması için Harbiye Nezareti üzerinde baskı yapıyordu. Bu cephede ne kadar şiddetli bir savaş cereyan ederse Ruslar da batıdan, Avrupa’daki kuvvetlerinden buraya güç kaydırmak zorunda kalacaklardı. Onun için zaten Osmanlı ordusunu yönetmekte olan Alman subaylar ve Alman Genelkurmayı Enver Paşa’yı destekliyor, Kafkasya’ya saldırıyı kışkırtıyordu.

İşte bu koşullarda Enver Paşa İstanbul’dan Erzurum’a emirler yağdırıyor, Hasan İzzet Paşa’yı savunma değil saldırı ağırlıklı bir savaş vermeye zorluyordu. Erzurum civarındaki iki kolorduya ilaveten Samsun’da bulunan X. Kolordu da cepheye sevk edildi. Böylece toplam mevcudu 150 bin askere ulaşan III. ordunun muharip asker sayısı da 100 bine yaklaşmıştı.

İstanbul’da yapılan planlara göre bir “çevirme-kuşatma-imha hareketi” gerçekleştirilecek ve ardından ileri yürüyüşe geçilecekti. Bu emir ve zorlamalar sonucunda Türk ordusu 27 Kasımda karşı saldırıya geçti. Rus ordusunun bulunduğu mevkiinin adı dolayısıyla Birinci Köprüköy Muharebesi denilen bu saldırıya bütün kuvvetler katılmadı ve Türk ordusu başarılı olamadı. Tam tersine Rus ordusu bir miktar daha ilerleme olanağı buldu.

Bunun üzerine ordu kurmay başkanı Alman Guze’nin de ısrarıyla cephede ikinci bir saldırı planlandı ve bu kez mevcut bütün birliklerin savaşa girmesine karar verildi. Aslında geri çekilme yanlısı olan ordu komutanı Hasan İzzet Paşa bu ikinci saldırıda elde edilecek bir başarının sağlayacağı moralle geri çekilmenin daha uygun olacağına ikna edildi. İkinci Köprüköy Muharebesi adı verilen bu ikinci saldırıda da aslında ciddi bir başarı kazanılamadı, ama bu kez Rus ordusu biraz geri çekilmek zorunda kaldı.

İki taraf da ağır kayıplar vermişti ama İstanbul’da Enver Paşa bu ikinci saldırıyı bir zafer gibi ele aldı ve kendi düşünce ve planlarının doğrulanması olarak gördü. Oysa ağır kış şartlan askeri çok zorluyor ve ordu yavaş yavaş eriyordu. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa bu durumu görüyor ama İstanbul’a dert anlatamıyordu.

Enver Paşa da İstanbul’da tedirgin ve öfkeliydi. Cephede işlerin tam olarak kendi istediği gibi gitmediğine, ordunun iyi yönetilmediğine inanıyordu. Bunun üzerine İstanbul’da Genelkurmay İkinci Reisi Miralay İsmail Hakkı Beyi Karadeniz üzerinden Erzurum’a, cepheye gönderen Enver Paşa onun vereceği rapor çerçevesinde hareket etmeye karar verdi.

Enver Paşa ile aynı hayaller peşinde olan İsmail Hakkı Bey tabii ki Enver Paşa’nın duymak istediklerini söyleyen bir rapor gönderince Enver Paşa da karargahıyla birlikte 6 Aralık 1914′de İstanbul’dan yola çıktı. Önce Trabzon’a ardından Erzurum’a ulaştı. Başkumandan Vekili ile beraber Alman subayları, Genelkurmay Başkanı Bronzar von Shellandorf ve Harekat Şubesi Başkanı Albay Feldman da Erzurum’a geldiler.

Enver Paşa, ordu komutanı Hasan İzzet Paşa’ya “Hatalı hareket ettiniz, Rus ordusunu şimdiye kadar imha etmeliydiniz”

deyince, ummadığı bir yanıt aldı. Bölgeyi iyi bilen ve askeri tanıyan Hasan İzzet Paşa “Kış bastırmış durumda, bu koşullarda karşı saldırı iyi sonuç vermez. Bu konuda ısrar etmekle yanlış yapıyorsunuz. Kış şiddetini kaybettikten sonra saldırıya geçmemiz lazım” dedi. Hiddetlenen Enver Paşa “Eğer hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim” diyerek Hasan İzzet Paşa ile diğer bazı komutanları görevden aldı ve kendisi de doğrudan ordunun komutasını üstlendi. Ve hemen ardından da yeni ve büyük bir saldırıya geçildi. İsmail Hakkı Bey ve İhsan Paşa’nın komutasındaki iki kolordu Rus ordusunu Sarıkamış’ta kuşatacak ve yok edecekti.

Sıfırın altında 25 derece soğukta ve bir buçuk metreyi aşan karla kaplı dağlık arazide yürütülen saldırıda Rus ordusundan çok “General Kış”ın etkili olması kaçınılmazdı. Ruslar her şeye rağmen bölgenin koşullarına alışık ve daha donanımlıydılar. Oysa bu saldırıya büyük önem veren Enver Paşa, güneyden sıcak bölgelerden bile buraya asker getirmişti ve bu ağır kış şartlarına hiçbir şekilde alışık olmayan ve uyum sağlayamayacak durumda olan birliklerin erimesi için Ruslarla karşı karşıya gelmeleri gerekmiyordu.

2500-3000 metreye ulaşan Allahü Ekber Dağlarında soğuktan, açlıktan kırılıp gittiler. Enver Paşa’nın karargahı dahil olmak üzere pek çok komutan ve birlik yollarını kaybediyor, birbiriyle haberleşemiyor ve karların içinde donuyordu. Hatta bu kargaşada iki Türk tümeni saatlerce birbiriyle çarpışmaya bile girdi. Narman’ın ilerisinde 31. ve 32. Tümenler 4 saat boyunca birbirleriyle savaştılar ve 2 bin kadar Türk askeri de bu çarpışmada can verdi.

Savaşın dördüncü günü iyice yıpranmış, erimiş birliklere bir de gece yürüyüş emri veren Enver Paşa hala zafer kazanacağını hayal ediyordu. Oysa 90 bin askerle başlayan saldırıda zaten birliklerin neredeyse yarısı erimişti. Tipi ve fırtına altında şaşkın, yolunu bile bulamayan birliklere Ruslar ummadıkları noktalarda saldırılar düzenliyordu.

Örneğin 29 Aralık’ta 17. Tümenin sayısı 300 kişiye, IX. Kolordunun sayısı ise 1500 kişiye kadar düşmüştü. Enver Paşa ise hala yayımladığı emirlerde düşmanın dağılmak üzere ve zaferin yakın olduğundan söz ediyordu. 3 Ocak günü Rus ordusu tam anlamıyla karşı saldırıya geçti. Türk birliklerinin tutunacak, dayanacak mecali yoktu. 10 gün kadar süren Sarıkamış Muharebesi sonucunda 90 bin kişilik ordudan geriye birkaç bin kişi ancak kalmıştı.

8 Ocak günü her şeyin bittiğini kabul eden Enver Paşa İstanbul’a dönmeye karar verdi. Ordunun komutasını Tuğgeneral yaptığı İsmail Hakkı’ya devrederek 11 Ocakta İstanbul’a doğru yola çıktı. İran ve Azerbaycan üzerine yapacağı muhteşem sefer için yola çıkarak o sıralarda Urfa’ya gelmiş olan yeğeni Halil Paşa’nın da hevesi kursağında kalmıştı. Sarıkamış faciasından sonra bu seferden de vazgeçildi. Yeğenini Urfa’dan yanına çağıran Enver Paşa Ulukışla’da buluşarak İstanbul’a birlikte dönmelerini uygun görüyordu. Çünkü bu yenilginin sonuçlarının ne olacağını tam kestiremiyor, Başkumandanlık makamının tehlikeye girebileceğini düşünüyordu. Yanında güvenilir birileri olmalıydı.

Ulukışla tren istasyonunda karşılaştıklarında şaşkın ve üzgündü. İlk sözü, “Kuvve-i külliye mahvoldu” olacaktı, yani bütün kuvvetler tükenmişti.

Ama aslında bu henüz bir başlangıçtı, çünkü daha sonra bütün bir memleket mahvolacak, Enver Paşa ve arkadaşları da bir Alman denizaltısıyla memleketi terk etmek zorunda kalacaklardı!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Fiyaskonun Böylesi Herkese Nasip Olmaz!
Kasım 1918, İstanbul- Ekim 1923, Ankara

Yirminci yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğunun başkenti İstanbul’daki Erkan-ı Harbiye’den mezun olan genç subayların birçoğu gibi Mustafa Kemal de ülkesinin içinde bulunduğu koşullardan hiç memnun değildi ve günün birinde bu durumu değiştirecek cüretkar düşüncelerle haşır neşirdi. Hatta bunları kimi arkadaşlarıyla da paylaşmış ve yazılı hale de getirmişlerdi.

Harbiye’de okudukları sırada Manastır’dan arkadaşları Ali Fuat, Ömer Naci, İsmail Hakkı ile 1904 yılında el yazması bir gazete çıkarmaya kadar işi ileri götürmüşlerdi. II. Abdülhamit’in istibdat rejiminin hüküm sürdüğü bu tarihlerde bu gizli faaliyet açığa çıkmıştı ve az kalsın ordudan atılmalarına bile neden olacaktı. Ali Fuat’ın babası İsmail Paşa devreye girmişti de bir aylık bir tutukluluktan sonra, sürgün gibi bir tayinle Filistin’e gönderilmeleri sağlanmış, böylece güç bela paçayı kurtarmışlardı.

Ancak Mustafa Kemal’in siyasi iddiaları ve hırsı hiç azalmadı. Bir süre sonra 1908 hareketinin mayalanmakta olduğu Makedonya’ya geçmenin yolunu buldu ve buradaki III. Orduya tayinini yaptırdı. Selanik ve diğer kentlerde örgütlenmekte olan İttihat ve Terakki ile ilişkiye geçti ama önder kadro ile arası pek iyi olmayacaktı. Abdülhamit’i tahttan indiren Hareket Ordusunun kurmay kadrosuyla İstanbul’a geldi ama ilan edilen “Hürriyet”in bilinen kahramanlarından değildi.

Enver ve Niyazi Makedonya’da birlikleriyle birlikte dağa çıkarak bu süreçte önemli bir rol oynamışlardı. Daha sonra Balkan Savaşı ve Trablusgarp Savaşı’na katılan Mustafa Kemal yıldızının parlaması için Birinci Dünya Savaşı’nda Müttefik donanmasının Çanakkale’ye saldırmasını bekleyecekti. 1915′de burada gösterdiği yararlılıkla ismi duyulmaya başlayan Mustafa Kemal’in fotoğrafı ordunun çıkardığı bir dergiye kapak yapılmaya çalışılmış, ancak iddialara göre Enver Paşa tarafından engellenmişti.

Öteden beri yıldızları hiç barışmayan bu iki subaydan Mustafa Kemal’in ülkenin kaderine ilişkin gerçek bir inisiyatif kazanması için Enver Paşa’nın Anadolu topraklarını terk etmesi gerekecekti…

Çanakkale Savaşı sırasında gösterdiği başarılardan sonra İstanbul’a dönen Mustafa Kemal bazı gazeteler tarafından “Anafartalar Kahramanı”, “Payitahtın ve Saltanatın Kurtarıcısı” olarak selamlanırken artık bilinmeyen bir asker değildi.

Daha sonra Doğu ve Güney cephelerinde görev üstlenen Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki iktidarının Almanya ile kurduğu ilişkiden, Osmanlı İmparatorluğunun kaderini Almanya’ya bağlamasından hoşnut değildi. Esas olarak Alman generallerinin yönetimindeki Osmanlı orduları beklenenin üzerinde bir performans göstermelerine rağmen Almanya’nın yenileceğini ve böylece Osmanlı’nın da yenilerek parçalanacağını öngörüyordu. İlk fırsatta Almanya ile yolların ayrılmasından ve ayrı bir barış antlaşması yapılmasından yana görüşlerini giderek daha açık bir şekilde savunur olmuştu.

Bu arada 1917 Aralık ayında veliaht Mehmet Vahdettin’in Almanya’ya yapacağı geziye eşlik etmesinin istenmesi Mustafa Kemal için iyi bir fırsat oldu. Hem Almanya’nın askeri ve siyasi durumunu yakından gözleme şansını buldu, hem de daha önemlisi geleceğin padişahı Vahdettin’e görüşlerini aktarmak ve yakın bir ilişki kurmak olanağını elde etti.

Gerçekten de on gün süren bu geziyi Mustafa Kemal iyi değerlendirdi; Almanya’nın savaşı kaybedeceğine ilişkin görüşleri yaptığı gözlemlerle iyice pekişirken Vahdettin’le de yakın bir ilişki kurmaya özen gösterdi. Görüş ve değerlendirmelerini geleceğin padişahına etraflıca anlatırken onu etkilediğini düşünüyordu. Gerçi Vahdettin pek renk vermiyordu ama bu genç paşanın anlattıklarını ve önerilerini de dikkatle dinliyordu.

Vahdettin 3 Temmuz 1918′de 36. Osmanlı padişahı olarak tahta çıktığında Mustafa Kemal böbreklerindeki ağrılar nedeniyle Avusturya’nın kaplıcalarıyla ünlü şehri Karlsbad’da tedavi görüyordu. Ancak altı ay önce Alman Kayzeri’nin karargahını birlikte ziyaret ettikleri ve düşünceleriyle etkilediğini umduğu yeni padişahın ipleri ele geçirmesiyle birlikte kendisine de iktidar yolunun açılabileceğini düşünen Mustafa Kemal tedavisini yarıda bırakarak hemen İstanbul’a dönmeye karar verdi. Kaderi önemli ölçüde belli olan Dünya Savaşı’nın ülkeye getireceği felaketi önlemek açısından bir fırsat doğabilirdi. Eğer yeni padişahı kendisini Harbiye Nazırı yapmaya ikna edebilirse çok şey değişebilirdi.

İstanbul’a gelir gelmez Vahdettin’den randevu istedi ve yeni padişah da fazla bekletmeden kendisini kabul etti. Bu ilk görüşmenin ardından daha sonra iki görüşme daha olacak ve Mustafa Kemal neden kendisinin Harbiye Nazırı olması gerektiğini Vahdettin’e anlatacaktı.

İlk iki görüşmede pek renk vermeyen ve esas olarak Mustafa Kemal’i dinlemekle yetinen Vahdettin üçüncü görüşmede baklayı ağzından çıkardı; “Biz bütün bu konuları Enver ve Talat Paşa Hazretleriyle görüştük” diyerek Mustafa Kemal’e yolu gösterdi. Hemen ardından da 7 Ağustos’ta Mustafa Kemal Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığına atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı.

Mustafa Kemal, “varlığı bile şüpheli” dediği bu ordunun başına tayin edilerek payitahttaki iktidar mücadelelerinden uzaklaştırılmasını Enver Paşa’nın bir oyunu olarak görüyordu. Yeni padişah duruma egemen değildi ve hala iktidarda bulunan İttihat ve Terakki’yi karşısına alacak gücü yoktu.

Kendisinin Harbiye Nazırlığı veya Erkan-ı Harbiye Reisliğine getirilmesi için ısrar edecek olsa İttihatçıları ve Enver Paşa’yı açıkça karşısına alması gerekecekti ancak Vahdettin bunu yapmaya hazır değildi. Böylece Mustafa Kemal Suriye’nin yolunu tuttu ama aklı da İstanbul’da ve burada dönmekte olan iktidar oyunlarındaydı.

Ama üç ay sonra Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Mustafa Kemal tekrar İstanbul’a dönecek ve bu kez amacına ulaşmak için koşulların çok daha uygun olduğuna inanarak yeniden girişimde bulunacaktı.

Daha 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi imzalanmadan önce Yıldırım Orduları Grup Komutanı olarak bulunduğu Adana’dan padişahın yaveri Naci’ye ulaştırılmak üzere İstanbul’daki doktoru Rasim Ferit’e çektiği telgrafta düşüncelerini olanca açıklığıyla ifade ederek şöyle diyordu: “Talat Paşa’nın kabinesinin zor durumda olduğunu ve Tevfik Paşa’nın da istikrarlı bir hükümet kurmakta zorlandığını duydum. Ordu savaşacak durumda değil ve mevcut güçler kendilerini savunamazlar. Her geçen dakika düşmanın durumu güçleniyor ve başa çıkılamaz hale geliyor. Ayrı ya da beraberce barış derhal sağlanmalıdır ve yitirilecek bir an bile yoktur. Yoksa tüm ülkenin yitirilmesi ve devletimizin telafisi imkansız yaralar alması ihtimal dışı değildir. Eğer Tevfik Paşa gerçekten zorluklarla karşılaşmışsa sadrazamlık görevinin İzzet Paşa’ya verilmesini ve onun da Fethi, Tahsin, Rauf, İsmail Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve benden oluşan bir hükümet kurmasını öneriyorum. Böyle bir kabinenin durumu kontrol altına alabileceğine inanıyorum…”

Dünya Savaşı sırasında güney cephesinde kendisinin de komutanlığını yapmış olan Ahmet İzzet Paşa’nın hükümeti kurmasını önerirken Mustafa Kemal kendisini de Harbiye Nazırı olarak düşünüyordu. Sadrazamlık için önerdiği Ahmet İzzet Paşa saygın bir paşaydı ve o günlerin önemli sorunu “Ermeni tehciri” ile bir ilişkisi yoktu. Müttefik devletlerin özellikle bu açıdan tepkisini veya itirazını çekmeyecek bir isimdi.

Kabine için adı geçen diğerlerinin ve bu arada Mustafa Kemal’in durumu da aynıydı. Nitekim Ekim ayında önerdiğine çok yakın bir hükümet kuruldu. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından Fethi Okyar’ın Dahiliye Nazırı, Rauf Orbay’ın da Bahriye Nazırı olduğu bu hükümette Ahmet İzzet Paşa sadrazamlığın yanı sıra Harbiye Nazırlığını da üstlendi. Bu duruma çok öfkelenen Mustafa Kemal kendisinin neden hükümete alınmadığım sorduğunda kendisine hala güney cephesinde çok ihtiyaç olduğu yanıtını aldı. Ancak tabii ki bu tatmin edici değildi.

Ahmet İzzet Paşa yakın çevresine Mustafa Kemal’in “çok hırslı” olduğundan şikayet ediyordu. Rauf Orbay’ın başkanlığındaki Osmanlı heyeti 30 Ekim 1918′de Limni adasının Mondros limanında demirlemiş olan Agememnon gemisinde mütarekeyi imzaladıktan on gün kadar sonra istifa etmek zorunda kalacaktı. Hükümetin tek önemli işi bundan ibaret olurken, mütarekeden hemen sonra l Kasımı 2 Kasıma bağlayan gece de Enver, Talat ve Cemal paşalar İttihat ve Terakki’nin önde gelen bazı liderleriyle birlikte bir Alman denizaltısına binerek Kırım’a kaçtılar.

Böylece Yıldırım Orduları Grup Komutanlığının lağvedilmesinden sonra 13 Kasım 1918′de Adana’dan trenle İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, Haydarpaşa’da indiğinde Müttefiklerin savaş gemileri de İstanbul Boğazı’na giriş yapıyorlar ve Dolmabahçe önlerine demirliyorlardı.

Ahmet İzzet Paşa hükümeti 11 Kasımda istifa etmiş ve yeni hükümeti kurma görevi yeniden yaşlı Tevfik Paşa’ya verilmişti. Mustafa Kemal uzun süredir ulaşmak istediği Harbiye Nazırlığı için yeniden girişimlerde bulunmaya kararlıydı.

Şimdi artık koşullar kendisi için çok daha uygundu. Her şeyden önce artık onu engelleyecek Enver Paşa ve diğerleri yoktu. Ülkeyi yüzüstü bırakıp kaçmışlardı. Çanakkale başta olmak üzere savaş sırasında gösterdiği askeri başarılar dolayısıyla en itibarlı paşalardan biriydi. İttihat ve Terakki içinde muhalif olduğu, kaçıp giden lider kadroyla arasının hiç iyi olmadığı biliniyordu. Hem bu özelliği, hem de savaşı kaybeden Almanlarla da özellikle son yıllarda hep sürtüşme içinde olması mevcut koşullarda kendisi için avantajdı.

Müttefiklerin çok hassas oldukları “Ermeni tehciri”ne de bulaşmamıştı. Ve nihayet padişah Vahdettin’le veliahtlık döneminden gelen bir ilişkisi vardı. Saray çevresinde padişahın yakını olarak biliniyordu. Tüm bunlar dikkate alındığında Mustafa Kemal bu kez hedefine çok yakın olduğuna inanmakta haksız görülemezdi.

Ancak öncelikle Tevfik Paşa’nın hükümeti kurmasını engellemek görevin yeniden Ahmet İzzet Paşa’ya verilmesini sağlamak gerekiyordu. Bunun için hiç vakit kaybetmeden hemen ertesi gün Rauf Orbay’la birlikte sadrazam makamını boşaltmakta olan Ahmet İzzet Paşa’yı ziyarete gitti. Ancak görüşmeden pek umduğunu bulamadı. Bir sonraki gün, 15 Kasımdaki randevusu sarayda, padişahlaydı. Vahdettin yine sanki uyuyormuş gibi yan kapalı gözlerle Mustafa Kemal’i dinledi ama önerilerine ilişkin pek bir şey söylemedi.

29 Kasımda Mustafa Kemal Vahdettin’le bir kez daha görüşecek ancak istediği sonucu alamayacaktı. Bu arada Tevfik Paşa’nın meclisten güven oyu almasını engellemek için uğraşmaya da devam ediyordu. Fethi Okyar’la birlikte çıkardığı Minber gazetesini bir siyasi araç olarak kullanmaya ve kendisine iktidar yolunu açmaya çalışıyordu.

Ancak tüm bu çabaları Mustafa Kemal’i Harbiye Nazırlığına taşımaya yetmedi ve ülkenin kaderine payitahttan müdahalede bulunma olanağını bulamadı. 1918 Kasımından 1919 Mayısına kadar tam altı ay süren bu iktidar kavgasında başarılı olamayan Mustafa Kemal kendisine önerilen 9. Ordu müfettişliğini kabul ederek Samsun’un yolunu tutacak ve Anadolu’da örgütlenmekte olan milli mücadeleye katılarak Erkan-ı Harbiye sıralarından beri düşündüklerini gerçekleştirme fırsatını bulacaktı.

Fiyaskonun böylesi herkese nasip olmaz; Osmanlı’nın Harbiye Nazırı olamamıştı ama yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olmuştu!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Çerkez Ethem Yunan Ordusuna Sığınıyor
Ocak 1921, Kütahya civarı

Çözülmekte olan bir devlet sisteminin yerine bir yenisi doğarken ve bu arada esas olarak halkın gönüllü katılımına dayanan yeni bir askeri örgütlenme biçimlenirken geçmişin profesyonel kadroları dışında yeni askeri önderler ortaya çıkar. Henüz düzenli ordunun olmadığı veya varolan askeri kuvvetlerin bu tür bir örgütlenme modeline ulaşmadığı koşullarda ancak bir gerilla mücadelesinden söz edilebilir.

Daha önce askerlikle profesyonel bir ilişkisi olmamasına karşın doğal askeri yetenekleri ve cesaretleriyle sivrilerek gerillalara komuta eden bu yeni askeri önderlerin kaderi bir noktada yol ayrımına gelir; ya kendilerinin yönetimindeki birlikler düzenli birliklere dönüşerek yeni devletin askeri liderleri durumuna gelirler, ya kendi dışlarındaki bir takım odakların inisiyatifiyle örgütlenmesini tamamlayan düzenli birliklere katılarak onların bir parçası olurlar, ya da çözülmekte olan devletin yanı sıra doğmakta olan yeni devlete de isyan edip, güçleri yeterse ‘kahraman’ yetmezse de ‘hain’ olarak tarihe geçerler!

Hiç kuşkusuz bu yol ayrımında tutulacak yolun sonunu ve dolayısıyla tarih tarafından nasıl anılacaklarını belirleyen şey kendi yetenek ve cesaretlerinden önce toplumsal koşullardır. Bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde de olsa çıkarlarını savundukları sınıfların tarihsel olarak sahip oldukları güç ve örgütlenme düzeyidir.

1919-1922 yılları arasında Türkiye’deki milli mücadele gelişirken Osmanlı devleti dağılıyor ve yerine “millete dayandığını”, siyasal meşruiyet kaynağının millet olduğunu söyleyen yeni bir devlet sistemi adım adım kuruluyordu. İşte daha bu sürecin başlarında, henüz Ankara’daki yeni merkezin elinde ciddi bir askeri kuvvet olmadığı sıralarda Batı Anadolu’daki Yunan işgaline karşı ortaya çıkan “milli direniş” bir yandan Ege’deki efelerin çetelerinde, bir yandan da Çerkez Ethem’in kuvvetlerinde ifadesini bulacaktı. Bunlar milli mücadelenin gerilla örgütlenmesiydi.

Bandırmalı bir Çerkez ailesinin üç çocuğunun en küçüğü olan Ethem, Birinci Dünya Savaşı sırasında orduya katılmış ve ancak başçavuşluğa kadar yükselebilmişti. Mütarekeden sonra köyüne dönen Ethem’in ağabeyleri Tevfik ve Reşit de orduda subaydı. Yunan işgalinin ardından harekete geçen Ethem önce eski İzmir Valisi Rahmi’nin oğlunu kaçırarak 50 bin lira fidye almış ve daha sonra da civardan 300 kişilik bir müfreze örgütleyerek Yunan kuvvetlerine karşı mücadeleye girişmişti.

Salihli cephesinde Yunan askeri birliklerine karşı düzenlediği gerilla saldırılarıyla kısa sürede ünlenen Çerkez Ethem’in emrindeki kuvvetlerin sayısı da giderek artacak ve süreç içinde Kütahya ve havalisine egemen duruma gelirken “Kuvvayı Seyyare Umum Kumandanı” olacaktı.

Henüz Ankara’nın yeni bir iktidar merkezi olarak kendini kabul ettirmediği ve emrinde de önemli bir askeri kuvvet bulunmadığı 1920 yılının başlarında Batı Anadolu’da en önemli kuvvet Çerkez Ethem’di. Nitekim Ankara’daki harekete karşı gelişmeye başlayan yerel isyanların birçoğu Çerkez Ethem tarafından bastırılmıştı. İlk olarak 16 Şubat 1920′de Balıkesir taraflarında İkinci Anzavur isyanını bastıran Çerkez Ethem’in Kuvvayı Seyyare’si ardından Geyve, Adapazarı, Düzce ve Bolu bölgesindeki tüm isyanları bastıracaktı.

Bu isyanları gerilla birlikleri niteliğindeki Kuvvayı Seyyare’nin bastırabilmesi ve bu arada saflarını genişletmesi anlaşılır bir durumdu. Çünkü bu birlikler gönüllü savaşçılardan oluşuyor, uzun yıllardır süren savaşlar sonucunda halkta subaylara ve düzenli orduya karşı oluşan tepkiyi çekmiyor ve sahip oldukları olanaklar -giyim-kuşam, yiyecek, içecek- açısından da sefalet içindeki yoksul kitlelere cazip geliyordu. Dağınık durumdaki düzenli ordu askerleriyle karşılaştırıldığında Kuvvayı Seyyare çok daha iyi donatılmış durumdaydı.

Ordudaki askeri disiplin ve hiyerarşinin yol açtığı baskı ve eziyetten de uzak olan bu kuvvetlere halktan insanların katılımı mümkün oluyordu. Birçok yerdeki isyancılar karşılarında düzenli ordu askerlerini değil de aslında aynen kendileri gibi olan müfrezeleri gördüklerinde kolayca onların safına geçebiliyorlardı.

Zaten birçok yerde de isyanların elebaşılarını cezalandırdıktan sonra geri kalanlara hoş görüyle yaklaşılıyordu. Bu arada yöredeki zenginlerden, eşraftan alınan haraçlar bir adalet duygusuna da hitap ediyor ve yoksulların Kuvvayı Seyyare’ye daha farklı gözle bakmasında önemli bir rol oynuyordu.

1920 yılında Şubat’tan Mayıs’a kadar Marmara ve Ege bölgesindeki isyanlarla uğraşan ve tümünü de bastıran Çerkez Ethem ve kuvvetlerine Haziran ayında Yozgat yolları göründü. Çünkü Yozgat’ta isyan eden Çapanoğulları şehri ele geçirmişti ve yeni katılımlarla hareket bölgede yayılıyordu. Yozgat bölgesindeki isyanı bastırmak üzere Meclis tarafından Ankara’ya davet edilen Çerkez Ethem, Mustafa Kemal Paşa da dahil olmak üzere o sırada Ankara’da bulunan milli mücadelenin önder kadrosuna yukarıdan bakıyordu. Çünkü silahlı kuvvet kendisindeydi ve anlı-şanlı paşaların emrinde henüz pek bir kuvvet yoktu.

Zaten bunun için Ege’de Yunan kuvvetleri karşısında bulunan Kuvvayı Seyyare Ankara’nın doğusundaki isyanı bastırmak için çağrılmıştı. Nitekim Yozgat’a geçerken Ankara’daki paşalarla -Mustafa Kemal, Fevzi, İsmet, Refet- yapılan görüşmelerde eski başçavuş, yeni gerilla komutanı Ethem bir hayli sert eleştirilerde bulunacak ve paşalar bunu unutmayacaktı!

Yozgat isyanını da kısa sürede bastıran Çerkez Ethem asilerin bir bölümünü de kuvvetlerine katarak Ankara’ya döndü. İsyanın sorumlularının yargılanması için kurduğu mahkemede Ankara Valisi Yahya Galip’in de yargılanmasını istedi. Çünkü Yahya Galip, Çapanoğulları ile işbirliği yapmış, Kuvvayı Seyyare’nin üzerlerine geldiğini önceden bildirmişti.

Bu durum açığa çıkınca da valinin yargılanması gerekliydi ve cezasının ölüm olacağı da açıktı. Ancak aynı zamanda Mustafa Kemal’in yakınlarından olan Yahya Galip’in Çerkez Ethem’in “halk mahkemesi” tarafından yargılanmasına Ankara izin vermedi. Sadece valilik görevinden alarak olayı geçiştirmeye çalıştılar.

Bunun üzerine öfkelenen Çerkez Ethem’in Ankara’ya geldiğinde “Büyük Millet Meclisi Reisini Meclisin kapısında asacağım” dediği rivayet olunur. Ayrıca Miralay Refet Bey’in de isyanın bastırılmasında hiçbir katkısı olmadığı gibi, kendisi savaşırken Çorum’da saklandığını ileri süren Ethem onu da mahkemeye sevk etti ama sonra araya girenlerce sorun çözümlendi.

Yozgat isyanının bastırılmasıyla birlikte iyice ünlenen ve hatta Meclis tarafından kendisine “milli kahraman” unvanı verilen Ethem, Temmuz ortasında Ankara’ya döndüğünde Mustafa Kemal Paşa Ankara’da bulunmamayı tercih edecekti. Garp Cephesi’ndeki durumu yerinde görmek üzere Ankara’dan ayrılarak Eskişehir’e giden Mustafa Kemal Paşa o sıralarda Ethem’le karşılaşmak istemedi.

Ethem Eskişehir’e geldiğinde ise Mustafa Kemal Afyon’a geçmişti. Böylece Ankara ile birlikte hareket eden en önemli gerilla komutanı ile Millet Meclisi Reisi o günlerde köşe kapmaca oynarken varolan gerginliğin azalması için de gereken zaman kazanılmış oldu.

1920 yazında ününün ve gücünün doruğunda bulunan Çerkez Ethem’e milli mücadelenin önderliğini üstlenen kadronun uzun süre tahammül etmesi pek mümkün değildi. İşgal ettiği alanı genişleterek ilerlemeye devam eden Yunan ordusunun ancak düzenli bir orduyla durdurulabileceği görüşüyle varolan askeri kuvvetlerin hızla yeniden örgütlenmesini ve tam anlamıyla bir milli orduya dönüşmesini savunan Ankara’daki paşalar Çerkez Ethem’in direnişiyle karşı karşıya geldiler.

Aslında olayların gelişimi içinde böylesi bir yol ayrımına gelinmesi kaçınılmazdı. Ankara’daki paşalara güvenmemekle birlikte aralarında bir iktidar mücadelesinin de gelişmekte olduğunu gören Çerkez Ethem, kuvvetlerinin düzenli ordu birliklerine dönüşmesine de, kendisinin ve adamlarının paşaların komutası altına girmesine de karşı çıktı.

Bu güçlü gerilla liderini imha etmeden askeri otorite olunamayacağını gören Mustafa Kemal de Yunan kuvvetleriyle ciddi bir çarpışma öncesinde Kuvvayı Seyyare’nin dağıtılmasını zorunlu görüyordu. Nitekim sorunun barışçı yollardan çözümü için yapılan bir dizi görüşme ve tartışmanın ardından Mustafa Kemal 27 Aralık 1920′de Garp Cephesi Komutanlığına Çerkez Ethem’in kuvvetlerinin imha edilmesini emretti.

Artık bir tür iç savaş başlayacaktı ve bir ay kadar süren bu savaşın başlangıcında Çerkez Ethem’in kuvvetleri yaklaşık 5 bin kişi, düzenli ordu birlikleri de 15 bin kişiydi. Çeşitli çarpışmalar sonucunda Kuvvayı Seyyare yenilgiye uğradı. Milli mücadelenin başlangıcında çok önemli bir rol oynayan, Büyük Millet Meclisi tarafından “kahraman” ilan edilen, Yunan ordusuna karşı ilk önemli direnişi örgütleyen Çerkez Ethem sonuçta Yunan ordusuna sığınmaktan başka çare bulamadı.

Çoğunluğu Çerkezlerden oluşan kuvvetlerinin yarısına yakınıyla birlikte 26 Ocak 1921′de Yunanlılara teslim olurken, diğer yarısı ise Ankara’nın çağrısına olumlu yanıt vererek düzenli ordunun saflarına katıldı.

Nazım Hikmet ‘Kuvayı Milliye Destanı’nda; “Ve 29 Aralık Kütahya/ 4 top/ ve 1800 atlı bir ihanet/ yani Çerkez Ethem/ bir gece vakti/ kilim ve halı yüklü katırları/ koyun ve sığır sürülerini önüne katıp/ düşmana geçti/ Yürekleri karanlık/ kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü/ atları ve kendileri semizdiler…/ Ateşi ve ihaneti gördük” diye yazacaktır ama Çerkez Ethem’in tasfiyesinden iki gün sonra, 28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan gece Mustafa Suphi ve arkadaşlarının da topluca bıçaklanarak Karadeniz’in sularına gömülmesini acaba basit bir rastlantı olarak mı görmektedir?

Çerkez Ethem’in ünlü Yeşilordu ile bağlantıları nedeniyle Bolşevizme eğilim gösterdiği iddiaları varsa da bunların pek ciddiye alınabilmesi mümkün değildir. Ama aynı zamanda Kuvvayı Seyyare’nin bir halk örgütlenmesi, asıl örgütleyici çekirdeği ve gücü etnik olarak Çerkezlere dayanan bir “aşağı tabaka” hareketi olduğu da ortadadır. Bu yoksul kesimin çeşitli özlemlerinin yanı sıra öfkelerini, tepkilerini ve zaaflarını da yansıtması doğaldır. Ya milli mücadele önderliğinin emrine girecekler ya da tasfiye olacaklardı. Birincisini kabul etmeyince ikincisi oldu.

Öte yandan Bakü’den yola çıkan komünistler ise Ankara’daki önderliğe yardımcı olmak, birlikte mücadele etmek için geliyorlardı. Ama sonuçta Ankara açısından onlar da güvenilir değillerdi. Dünyada hızla yayılmakta olan Bolşeviklik Mustafa Suphi ve arkadaşları aracılığıyla Ankara’da güçlü bir temsil gücü kazandığında olayların nasıl gelişebileceği tahmin edilemezdi.

Sonuçta bu iki odağın da hemen hemen aynı günlerde tasfiye edilmesi pek de bir rastlantı olmayacak, milli mücadelenin önderliğini ne eski bir başçavuşla, ne de komünistlerle paylaşmaya niyeti olanlar, hareketi kendi bildikleri doğrultuda ve herhalde koşulların da dayattığı biçimde götüreceklerdi.

Ulaştıkları yerde ve kurdukları yeni devlet sisteminde ne komünistlere yer olacaktı, ne de gerillalara…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

TKP Lideri Bakü’ye Dönemedi
28/29 Ocak 1921, Trabzon açıkları

Dağılmakta olan Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde iyi yetişmiş aydınlardan biri olan Mustafa Suphi İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdikten sonra 1910′da Paris’e giderek Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’nda öğrenim gördü. Paris’te bulunuşu sırasında milliyetçi akımlardan etkilenen, Türkçü düşünceler savunan ve o arada İttihat ve Terakki’nin yayın organı Tanin gazetesinin muhabirliğini de yapan Mustafa Suphi İstanbul’a döndüğünde önceleri İttihatçıları destekledi.

Ama daha sonraları İttihatçıların uyguladıkları baskı politikalarına karşı tutum alan Mustafa Suphi muhalefetin saflarına geçecek ve Ferit Tek ile Yusuf Akçura’nın kurduğu Milli Meşrutiyet Partisi’ne katıldı. Bu partiyi destekleyen İfham gazetesinin sahibi Ferit Tek, sorumlu yazı işleri müdürü de Mustafa Suphi idi.

Haziran 1913′te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine kendilerine muhalefet eden hemen herkesten kurtulmak için harekete geçen İttihatçılar İstanbul’da yaygın tutuklamalara girişti. Bu arada İfham gazetesinde çıkan bir yazı nedeniyle Mustafa Suphi ile ilgili de soruşturma açılmış olmasına karşın herhangi bir delil bulunamamıştı, ama buna rağmen diğer muhaliflerle birlikte tutuklandı ve daha sonra da Sinop’a sürgün edildi.

1914′te birkaç arkadaşıyla birlikte Sinop’tan kaçan Mustafa Suphi Bakü’ye yerleşti. Bu sırada patlak veren Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıkan yazılar yazması üzerine Çarlık yönetiminin şimşeklerini çeken Mustafa Suphi önce Kaluga’daki esir kampına, ardından da Urallar’a sürülecek ve böylece yaşamı da artık başka bir doğrultuda ilerleyecekti.

Urallar’da Bolşeviklerle ilişki kuran Mustafa Suphi artık komünist olmuştu ve savaş sırasında Ruslara esir düşen Türk askerleri arasında siyasi çalışma yapmaya başladı. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Moskova’ya giden Mustafa Suphi, burada Tatar-Başkırt devrimcileriyle birlikte “Yeni Dünya” adında bir gazete çıkardı. Rusya’daki Türk komünistleri örgütlemeye çalışırken artık tanınmış bir komünistti. Bolşeviklerin Doğu’ya ve Müslüman halklara doğru açılmasında ve ilişkiler kurmasında önemli sorumluluklar üstlenecekti.

Moskova’da Temmuz 1918′de Türk Sol Sosyalistleri Kongresi’nin ve Kasım 1918′de Müslüman Komünistler Kongresi’nin toplanmasına öncülük etti. Yeni kurulan Sovyet yönetiminin Milletler Halk Komiserliği’ne bağlı olarak oluşturulan Doğu Halkları Merkez Bürosu’nun Türk bölümü başkanlığını üstlendi. Mart 1918′de Moskova’da düzenlenen Komünist Enternasyonal’in kuruluş kongresine ise Türkiye delegesi olarak katıldı. Komünist Enternasyonal’in Eylül 1920′de Bakü’de düzenlediği I. Doğu Halkları Kurultayı’nın da önde gelen isimlerinden biri Mustafa Suphi’ydi.

Bu arada İstanbul ve Anadolu’daki komünistlerle de ilişkiler kuran, bağlarını geliştirmeye çalışan Mustafa Suphi, Doğu Halkları Kurultayı vesilesiyle Bakü’ye gelen Türk komünistleriyle 10 Eylül 1920′de Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluş kongresini örgütledi ve partinin başkanlığına getirildi. Böylece Türkiye bir komünist partisinin örgütlendiği ilk Müslüman ülkelerden biri olurken, yine bu kongrede alınan bir kararla partinin çalışmalarının Anadolu’ya kaydırılması da uygun görülmüştü.

Beş ay kadar önce, 23 Nisan 1920′de Ankara’da çalışmalarına başlayan Büyük Millet Meclisi ve hükümeti Anadolu’da bir milli mücadele örgütlemeye çalışıyor ve emperyalist devletlerin ülkeyi işgal etmelerine karşı çıkıyordu. TKP de bu mücadele içinde yerini alacaktı. Ankara hükümetinin de Rusya’da iktidarı elinde tutan Bolşeviklerle iyi ilişkiler kurmaya ve onların desteğini almaya ihtiyacı olduğu için TKP’ye olumlu yaklaşacakları umuluyordu.

Başta İngilizler olmak üzere Ankara hükümetinin karşısına çıkan güçlerle Rusya’daki iç savaşa müdahale eden ve Kızıl Ordu’ya karşı Beyazlan destekleyen güçler aynıydı. Dolayısıyla o günkü uluslararası koşulların ortaya çıkardığı doğal bir yakınlaşma, TKP’nin de Ankara’dan geliştirilmekte olan mücadelenin doğrudan bir parçası olduğu koşullarda daha da gelişebilirdi. İstanbul ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde Ekim Devrimi’nin çeşitli etkileri gözleniyor, Bolşeviklere sempatiyle bakan kişiler ve çevreler yayılıyordu.

Bütün bu güçlerin örgütlü bir şekilde Ankara hükümetinin yanında yer alması önemliydi. Nitekim gönderilen bazı kişiler ve mektuplar aracılığıyla Ankara ile doğrudan kurulan ilişkiler ve bazı görüşmeler herhangi bir sorun yaşanacağına işaret etmiyordu.

Bu gibi değerlendirme ve öngörülerin eşliğinde Anadolu’ya geçme ve Ankara’ya giderek Mustafa Kemal Paşa ve hükümetiyle görüşme hazırlıkları hızla tamamlandı. Eşi ve parti yöneticisi 13 arkadaşıyla yola çıkan Mustafa Suphi, 28 Aralık 1920′de Bakü’den Kars’a geçti. Kars’ta fazla oyalanmak istemeyen komünistler o sıralarda en düzenli ve donanımlı askeri birlik olan 15. Kolordunun bulunduğu Erzurum’a doğru yola çıktılar. Ancak bu arada sorunlar da baş göstermeye başlamıştı.

Yolda çeşitli sıkıntılarla karşılaşan TKP heyeti Erzurum’da Kazım Karabekir tarafından kabul edilmek bir yana, kışkırtılmış ve örgütlenmiş bir takım toplulukların protesto gösterileri ve saldırılarıyla karşılaştı. Kentteki mülki ve askeri erkanla ilişki kurmaları mümkün olmadı ve kente sokulmadılar. O günün koşullarında Ankara ile ilişki kurup, durumu anlamaları veya yardım istemeleri de hiç mümkün değildi.

Her türlü girişimleri sonuçsuz kalıyordu. Can güvenliklerinin tehlikede olduğunu görünce Bakü’ye geri dönmeye karar verdiler. Ancak dönüşün Kars üzerinden yapılması mümkün görünmüyordu. Bunun üzerine Trabzon’a geçip, buradan deniz yoluyla Bakü’ye dönmeyi uygun gördüler. Nitekim Erzurum’dan Trabzon’a geçmeyi başardılar. Artık Bakü’ye dönmeleri için gemiye binip denize açılmaları yeterliydi.

1921′de 28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan gece Karadeniz’e açıldılar ama o sıralarda Batum’da bulunan Enver Paşa’nın adamı olarak bilinen Trabzon Kayıkçılar Kahyası Yahya ve adamlarının Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Bakü’ye dönmelerine izin vermeye niyetleri yoktu. Trabzon’dan yola çıkan gemiden Sürmene açıklarında bir motora alınan TKP’lilerin hepsi bıçaklanarak öldürüldüler ve cesetleri denize atıldı. Bir iddiaya göre Mustafa Suphi’nin Rus asıllı karısı öldürülmemiş ve bir tür ganimet gibi el konmuştu.

Bu iddia da dahil olmak üzere, geride kalanlar bu trajedinin gizli kalmış birçok noktasını tartıştılar ve hala da tartışmaya devam ediyorlar. Kayıkçılar Kahyası Yahya kendi inisiyatifiyle mi, yoksa Ankara’nın ve Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisi ve onayıyla mı bu saldırıyı düzenlemişti?

Hala iki görüşün de savunucuları bulunmakla birlikte, Sovyet Rusya ile ilişkileri de tehlikeye atacağı dikkate alındığında, uluslararası sonuçları olabilecek böylesi bir eylemin Ankara’dan habersiz gerçekleştirilmesi pek mümkün değildir.

Mustafa Suphi ve arkadaşları Ankara’ya gelebilselerdi zaten Meclis’te kendisine karşı güçlü bir muhalefet bulunan Mustafa Kemal ve arkadaşları iyice zor durumda kalır ve Sovyet Rusya ile ilişkiler de dikkate alındığında Ankara’da ciddi bir komünist odak ortaya çıkabilirdi. Ankara’ya ulaştıktan sonra TKP’lilerin ortadan kaldırılması da artık mümkün olamazdı.

Nitekim daha sonra cereyan eden bazı gelişmeler olayın Ankara’ya doğru bağlantıları olduğu kuşkusunu güçlendirmektedir. Çünkü katliamın sorumlusu olan Yahya Kaptan 3 Temmuz 1922′de Mustafa Kemal’in muhafız alay komutanlığını yapan General İsmail Hakkı Tekçe ve Topal Osman’ın iki adamı tarafından öldürülmüştür.

Bu durumu öğrenen Meclis’teki İkinci Grup’un önde gelen isimlerinden Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey de 27 Mart 1922′de Mustafa Kemal’in muhafızı Topal Osman tarafından öldürülecektir. Cinayet açığa çıktığında Topal Osman teslim olmayı reddedecek ve saklandığı bağ evinde çatışma sonucunda yaralı olarak yakalanacaktı.

Kısa bir süre sonra da ölecek ve cesedinin Meclis’in kapısında asılarak teşhir edilmesi için Büyük Millet Meclisi’nde karar alınacaktı. Böylece olayla bağlantılı kişilerin birbiri ardına ortadan kaldırılışı karşısında katliamın resmi çevrelerle ilişkili olduğu görüşü doğal olarak güçlenmektedir. Tecrübeyle sabittir ki, ancak resmi çevrelerle bağlantılı cinayetlerde failler buna benzer şekillerde ortadan kaldırılmakta, tanık bırakılmamasına özen gösterilmektedir.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmeleri Sovyet Rusya ile Ankara hükümeti arasındaki ilişkileri bozmadı. Ankara hükümeti katliamdan haberinin olmadığını iddia etti ve iç savaşın yaşanmakta olduğu Rusya’da da olayın üzerine gidilmedi. Belli ki o sıralarda varolan uluslararası durum Ankara’nın gözden çıkarılmasına olanak tanımıyordu. Ankara’nın “haberimiz yok” açıklamasına inanmış görünmek reel politikanın bir gereği olarak kabul edildi.

Olan Türkiye’nin ilk komünistlerine olmuş, güvendikleri dağlara kar yağmıştı. Daha sonraki yıllarda Moskova’daki “dağlar” bir yana Ankara’daki “dağlar” hep karla kaplı kalacak, hep “dondurucu bir soğuk” egemen olacak, kurulan rejimin komünistlere yaklaşımı hemen hiç değişmeyecek, nasıl başladıysa öyle sürüp gidecekti!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags: