Kategori 'Turizm / Tatil' Category

Pergamon (Bergama) (İzmir-Bergama)

Mysia bölgesinin önemli kentlerinden olan Pergamon, akropolün bulunduğu tepenin eteklerinden başlayarak ovaya doğru yayılmıştır. Akropolün bulunduğu tepenin iki yanından akan, Bakırçay Irmağına (Kalkos) dökülen (Selinos) ve Kestel (Keitos) Çaylarının verimliliğini arttırdığı topraklar Antik Çağın gözde kentlerinden bir olmasını sağlamıştır. Bergama Çayı’nın (Selinos) ikiye ayırdığı kent, doğal kaynaklar ile, çayların çevresindeki düzlüklerde günümüzde Musalla Mezarlığı denilen yere kadar uzanmıştır.Akropolün 392.3 m. yüksekliğindeki dik yamaçları kentin denizden uzak oluşundan dolayı göçlerden etkilenmemiştir. Bununla birlikte Pitane (Çandarlı) ve Dikili Körfezi’ne yakın oluşu, batıda Kaiko Vadisi’ni izleyen yolun Akhisar’a (Thyateria) ulaşmasıyla da Kral Yolu ile bağlantısı sağlanmış ve bu da kenti önemli kılmıştır.

Birçok antik kentte olduğu gibi Pergamon’un kuruluşu da mitolojik öykülere dayanmaktadır. Bu mithlerden birine göre; kentin kurucusu olan Pergamos, Akhilleus’un oğlu Neopotelemus ile Andromakhe’nin oğludur. Yunanistan’dan gelerek bugünkü Bergama’nın olduğu yerde yaşayan kralı öldürdükten sonra kenti ele geçirmiştir. Bir başka mithe göre ise; yöredeki Teuthrania kralı Grynos, zor durumda kaldığı bir savaşta Epiroslu Pergamos’tan yardım istemiştir. Onun yardımıyla savaşı kazanan Grynos bu zaferin anısına iki kent kurmuş, bunlardan birisine Pergamon, diğerine de kendi ismini Gryneion (Çıfıt Kalesi) vermiştir.

Bazı antik kaynaklarda ise kentin kuruluşu bunlardan farklı yorumlanmış, Telephos efsanesine bağlanmıştır.
Yunanistan’ın Arkadia bölgesindeki Tegeia Kralı Aleos’a bir kâhin kızı Auge’den doğacak çocuğun dayılarını öldüreceğini söylemiştir. Olympia’ya gitmekte olan Herakles, Tegea’dan geçerken Augea ile karşılaşmış ve onu hamile bırakmıştır. Bir süre sonra Augea, Telephos’u doğurunca babası son derece hiddetlenmiş, kâhinin söylediklerini hatırlamış, Telephos’u Parthenion Dağı’na, kızını da bir sandık içerisinde denize bırakmıştır. Augea’nın içerisinde bulunduğu sandık Mysia kıyılarına ulaşmış, Mysia Kralı Teutras kızı beğenmiş ve onu kendisine evlat edinmiş. Diğer yandan oğlu Telephos’u arayan herakles onu Partheion Dağında bir arslan tarafından emzirilirken bulmuştur. Herakles çocuğu alarak Yunanistan’a götürmüş ve kral Karithos’a yetiştirmesi için bırakmıştır. Telephos büyümüş, annesini aramak için Anadolu’ya gitmiştir. O sırada Mysia kralı savaşmakta ve oldukça güç durumdadır. Telephos krala yardım etmiş ve bundan memnun olan kral da kızı Augea ile onu evlendirmek istemiştir. Ancak düğünlerinin yapıldığı gün anne ile oğul birbirlerini tanımıştır. Kralın ölümünden sonra Telephos onun yerine geçmiş ve Pergamon’u kurmuştur. Bergama Zeus sunağı kabartmalarında Telephos’un yaşamıyla ilgili bazı olaylara yer verilmiştir.

Bergama’da arkeolojik araştırmalara XIX.yüzyılın ikinci yarısında başlanmış, araştırmacılar özellikle kızıl kilise ile ayakta kalabilmiş bazı kalıntılar üzerinde durmuşlardır. Bergama’ya 1865’te gelen C.Humann, orada Dr.Nikola Ballis ile tanışmış, onunla akropole çıkarak kireç ocaklarında eritilen mermerleri görmüşlerdir.

C.Humman 1876’da Berlin Müzesi Müdürü olan Dr.A.Conze ile yöreyi incelemiş, bulduklarını Berlin Antiktepe Müzesi’ne göndermiştir.
C.Humann’ın A.Conze, Bohn ve Schuhhardt’la birlikte 1883-1885 Aralık ayına kadar sürdürdüğü kazılarda İmparator Trayan’ın yaptırdığı teras üzerindeki tapınak, tiyatro ve yukarı agora kazılmıştır. C.Humann, Zeus tapınağı kabartmaları ile Athena Tapınağının mimari parçalarını Berlin’e götürmüştür.

Bergama kazılarını 1900-1912 yıllarında Dörpfeld yürütmüş, A.Conze ile Hepding de kazı gurubunda yer almıştır. Gymnasium, Attalos evi, aşağı agora ve büyük yapının yer aldığı alan ortaya çıkarılmıştır. 1912-1913 yıllarında ise Prof.Hubert Knachfuss ile İsviçre’li arkeolog Prof.Schazmann akropolün değişik yerlerinde kazılar yapmıştır. Bergama’daki altıncı dönem kazılarını Berlin Müzeleri Müdürü Wth.Wiegand yönetmiş, 1927-1929 yıllarındaki kazılarda akropoldeki saraylar ile depolar ortaya çıkarılmıştır. Aynı zamanda Priene, Milet ve Didiö kazılarını da yürüten Wiegand, 1928-1938 yılları arasında da Asklepion alanı ile bazilikanın bulunduğu bölümlerde de araştırmalarını yapmıştır.

Bergama’da yapılan araştırmalarda bulunan kalıntılar, keramikler ve aletler yöredeki yerleşmenin Neolitik Çağda başladığını göstermiştir. Akropolün eteklerindeki toprak dolgular arasında bu döneme tarihlenen taş bıçaklar, üvedik tepede nefrit taşından bir balta bulunmuştur. M.Ö.4000’e tarihlenen bu eserleri Bronz Çağa ait vazolarla keramikler izlemiştir. Arkaik dönemde küçük bir yerleşim olan ancak bu dönem kalıntılarının çok az olduğu, Pergamon’dan buluntular akropolde M.Ö.800 yıllarında bir yerleşim olduğunu göstermiştir. Frigyalılar bir süre bu yöreye egemen olmuşlar, M.Ö.VII.yüzyılda Ldyia’lıların egemenliğini kabul etmişlerdir. M.Ö.546’da ülkesinden kovularak Perslere sığınan Erythreli Gongyglos’un yönetimine verilen Pergamon M.Ö.362’de Mysia valisi Orontes’in Perslere karşı başlattığı ayaklanmanın merkezi olmuştur. M.Ö.400-399 yıllarında Xenophon’un “Onbinlerin dönüşü” isimli eserinden Pergamon’un işgal edildiği öğrenilmiştir.

M.Ö.334’de Pergamon, Granikos (Biga Çayı) Savaşından sonra İskender’in eline geçmiştir. Bundan sonra Büyük İskender, kentin yönetimini oğlu Herakles ile annesi Barsine’ye bırakmıştır. İskender’in ölümünden sonra Pergamon generallerinden Lysimakhos’un payına düşmüştür. Lysimakhos devlet hazinesini akropolde saklamış, korunmasını da paphlagonia’lı bir subay olan Philetarinos’a bırakmıştır. Lysimakhos’un ölümünden sonra devlet hazinesi Philetarios’da kalmış ve bu hazine ile Bergama Krallığını kurmuştur. Helenistik dönemde (M.Ö.300-M.S.20) Pergamon 150 yıl boyunca Anadolu’nun en önemli kültür merkezlerinden biri olmuştur (M.Ö.283-133). Bundan sonra Philetairos (M.Ö.183-263) krallığının sınırlarını Marmara Denizi’ne kadar genişletmiş, evlatlığı ve yeğeni olan I.Eumenes (M.Ö.263-241) ondan sonra krallığı devralmıştır.

M.Ö.241’de Eumenes’in yerine oğlu I.Attalos (M.Ö.241-197) geçmiştir. Attalos I Galatlara karşı pergamon’u korumuş, M.Ö.230’da onlara karşı büyük zafer kazanmıştır. Bundan sonra Attalos döneminde batı Anadolu’yu ele geçirmek isteyenler nedeniyle savaşlar birbirini izlemiştir. Bu arada Romalılarla yakın ilişkiye girmiş ve onların Anadolu’ya ayak basmalarına neden olmuştur.
I.Attalos döneminde Pergamon krallığı askeri, politik , sanat ve kültür yönünden de önemli bir merkez olmuştur. I.Attalos’dan sonra Pergamon Kralı II.Eumenes (M.Ö.197-159) galatlar, Makedonyalılar ve Suriye Kralı Antiokhos’a karşı savaşmış, bu arada da iç ve dış politikada tutarlılığını korumuştur.

M.Ö.190’da Magnosia’da Suriye kralını yendikten sonra pergamon Krallığı güç ve zenginliğin doruğuna ulaşmıştır. Pergamon Krallığı güneyde Maiandros (Büyük Menderes) Nehri’nden başlayarak bütün Batı Anadolu’yu kapsadıktan sonra Trakya’dan Toroslar’a kadar genişlemiştir. II.Eumenos devletin bütün zenginliğini kentin imarına sarfederek, yerleşimi akropolün yamaçlarından aşağıya doğru yaymış, yeni yapılanmalar için tepede teraslar yapmıştır. Nitekim kentin aşağı agorası, Gymnasium, kütüphane ve Zeus sunağı onun zamanında yapılmıştır. II.Eumenos’un (M.Ö159) ölümünden sonra yerine geçen Attalos (M.Ö.159-138) ve III.Attalos (M.Ö.138-133) dönemlerinde krallığın kültürel gelişimini sürdürmüşlerdir.Bu dönemde Antiokheia (Antakya) ile Alexandrai (İskenderiye) şehirleri pergamon’un rakibi durumuna gelmişlerdir. III.Attalos’un ölümünden sonra vasiyetinde Pargamon Krallığını Roma’ya bırakmış, ancak Romalılar bu topraklara çok kolay girememişlerdir. II.Eumenes’in meşru olmayan oğlu Aristonikos paralı askerler ve kölelerden oluşturduğu ordu ile üç yıl Romalılarla savaşmıştır. M.Ö.130’da yenilerek Roma’ya tutsak olmuştur.Bundan sonra Pergamon Attalos’un vasiyetnamesi uyarınca özgür bir kent olarak yaşamaya devam ettiyse de, Pontos Kralı Mithridates’in M.Ö.88’de batı Anadolu’ya hücum etmesi, Pergamon onun egemenliğine girmiş, ardından Roma’nın yöreye hakim olmasıyla da bir Roma eyaleti konumuna gelmiştir.

Roma döneminde gelişen, zafer anıtları, hadrian, Trajan, Carcalla, Dionysos tapınakları ile bezenen kent İmparator Hadrianus döneminde (M.S.117-138) yeniden parlak günlerine ulaşmıştır. Bu arada tıp yönünden büyük ünü olan Asklepion eklerle genişletilmiş, tiyatro, stadyum gibi yapılar eklenmiştir. Bizans döneminde Pergamon eski parlak dönemine ulaşamamış, ancak Anadolu’nun büyük kentleri arasında ismi geçmeye devam etmiştir. Araplar’ın Anadolu’ya yaptıkları hücumlar sırasında 716’da Pergamon’da yakılmış, 1306’da Kareisoğullarının eline geçerek Beyliğin balıkesir’den sonra ikinci önemli kenti olmuştur. Orhangazi 1336’da Bergama’yı Osmanlı topraklarına katmışsa da Ankara Savaşı’ndan sonra bu kez de Timur tarafından yağmalanmıştır.

Pergamon’un Tarihi yapıları

Heroon:

Akropol çıkışında, büyük ana girişe gelmeden solda görülen kalıntıların Pergamon krallarından I.Attalos ve II.Eumenes’e ithaf edilen , onları tanrılaştıran Heroon olduğu anlaşılmıştır. Bu yapıda Bergama krallığının kültü kutlanmaktadır. Bu tür yapılar İskender’in ölümünden sonra helenistik krallıklarda yaygın biçimde kullanılmıştır. Ancak pergamon kralları diğer Helenistik krallarda olduğu gibi yaşamları boyunca tanrılaştırılmamıştır. Yaşamları boyunca yanlızca rahiplik ünvanını taşıyan bu krallar ölümlerinden sonra tanrılaştırılmışlardır.

Saraylar:

Bergama akropolüne girilen sur kapısının hemen karşısında görülen peristylli saray II.Eumenes’e aittir. Sarayın kuzeyinde büyük bir salon, avlusunda bir sunağı ile güney-batısında da bir çeşmesi vardı.Ayrıca doğusa büyük salona bitişik bir de kült odası bulunmaktadır. Bu sarayın güney-batısında sarnıç, batıdadki odada da hephaistion isimli bir sanatçının imzası olan ilginç mozaik döşeme görülmektedir. Mutfak ve kilerler ise sarayın güney-doğusundadır. II.Eumenes’in sarayının hemen bitişiğinde ise I.Attalos’un sarayı yapılmıştır. Bu sarayları II.Attalos ile Philetaros’un olduğu sanılan iki saray daha izlamaktadir. Hepsinin ortak özelliklerini sütunlarla çevrili avlular arasında yer alan odalar oluşturmaktadır. Bunlarda ele geçen döşeme mozaikleri Berlin Müzesinde’dir. Bunları kışlalar, askeri depolar ve dükkanlar izlemiştir. Burada yapılan araştımalarda aşağı agorayı korumak amacıyla değişik ölçülerde 900 gülle bulunmuştur. Aynı zamanda silahların korunduğu depolar, bir bakıma sur duvarlarının bir bölümünü oluşturmaktadır.

Athena Kutsal Alanı:

Akropolde 1880-1881 yıllarında yapılan kazılarda ortaya çıkan Athena kutsal alanı, tiyatronun ve Zeus sunağının hemen üzerindeki terasta bulunmaktadır. Pergamon’un en eski tapınağı olan bu yapının M.Ö.III.yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Bizans döneminde, M.Ö.IV.yüzyılda bu terasta yapılan kale nedeniyle tapınak temellerine kadar sökülmüştür. Kilisenin duvarları arasındaki antik kalıntıların içindeki bir sütun parçasında da “Bunu Artemon’un oğlu senin için dikti. Ey Trion’dan doğan Tanrıca” yazısı okunmuştur.
Athena Polias’a adanan tapınağın yapı malzemesinin incelenmesi sonunda yapılan krallık döneminden çok daha önceki tarihlerde yapıldığı ortaya çıkmıştır.

Athena Tapınağı’nın giriş kapısının parçaları berlin’e götürülmüştür. Bugün Berlin Müzesinde bu kapının rekontrüksiyonu yapılmıştır. Kutsal alanın ortasında bugün de görülebilen yuvarlak kaide üzerinde önce Athena, sonra da Augustos’un (M.Ö.31-M.S.14) tunç heykel dikilmiştir. Bu heykelin Roma döneminde ait mermer kopyası Vatikan Müzesi’ndedir. Ayrıca bu alanın çevresinde de I.Attalos ile II.Eumenes’in heykelleri bulunuyordu. Bunların en önemlilerinden olan Galat heykeli Roma Capitolion Müzesi’nde, karısından sonra kendisini öldüren Galat heykeli de Roma Terme Müzesi’ndedir.

Zeus Sunağı:

İzmir ili Bergama ilçesinde, antik Pergamon’un akropolünde bulunan bu sunak Pergamon Kralı II. Eumenes’in (MÖ.197-MS.160) Seleukos Kralı III. Antiochos’a ve Galatlara karşı kazandığı zaferin anısına yaptırılmıştır. Sunak ayrıca Mitoloji Tanrılarından Zeus ile Athena’ya adanmıştır. Helenistik dönemdeki Pergamon’un en görkemli anıtlarından olan bu sunak ile ilgili bilgiler Romalı Lucius Ampellius’un yazmış olduğu kitaptan öğrenilmektedir. Günümüzde Berlin’de Pergamon Müzesi’nde bulunan bu sunağın yalnızca temel kalıntıları Bergama’dadır.

Bergama yöresinde yol inşaatını yöneten Alman Mühendis Carl Humann çalışmaları sırasında bu sunak ile ilgili bazı frizlere ve kalıntılara rastlamıştır. Bergama’daki yol çalışmaları dört yıl kadar sürmüş ve ayrıca burada Carl Humann’ın 1878 yılında yaptığı kazılarda ele geçen sunağın frizlerinden Gigantlar savaşına ait 97 panel ve 2000 parça; Telepus frizine ait 35 panel ve 100 parça ile heykel, kitabe ve mimari kalıntılar 1878 yılında Berlin’e taşınmıştır. Sunağa ait bu parçalar Osmanlı Hükümetinden alınan izinle Almanya’ya götürülmüştür.

Bergama’da Zeus sunağının bulunduğu terasın asıl girişi doğusundaki ana caddeden idi. Sunağın kuzey ve doğusunda İon üslubunda yapılmış iki katlı bir stoa bulunuyordu. Sunak U şeklinde olup, 36.44×34.20 m. ölçüsünde mermerden yapılmıştı. Sunağın çevresini beş mermer basamaklı bir merdiven çeviriyordu. Bunun üzerinde 2.30 m. yüksekliğinde ve uzunluğu 120.00 m. yi bulan bir friz çepeçevre podyumu kuşatıyordu. U şeklindeki sunağın iki ucu arasındaki merdivenlerle bir galeriye çıkılıyordu. Bu galeride İon üslubundaki sütunlardan meydana getirilmiş çift sıralı bir portik bulunmaktadır. Bu portiğin ortasındaki boşlukta ise Zeus’a adanan armağanların konulduğu asıl sunak yer alıyordu. Sunağın üç tarafını saran alçak duvarda ise ikinci bir friz çepeçevre dolaşıyordu. Sunağın üstü kentuvarlar (yarı at yarı insan mitolojik yaratıklar), dört atlı arabalar, atlar ve tanrı heykelleri ile bezeli idi.

Sunağın at nalı şeklindeki podyumunu saran frizde mitolojik Yunan tanrıları ile Toprak Tanrısı Gaia, uzun saç ve sakallı ayaklarının yerine yılan kuyrukları olan dev Gigantların mücadelesi (Gigantomakhia) tasvir edilmiştir. Mitolojiye göre, Tanrı Zeus kardeşleri Titanları yeraltı dünyasına (Tantarus) kapatmıştı. Buna kızan Gigantlar yeryüzüne çıkarak mitolojik tanrılara saldırmışlardır. Bu savaşta tanrılar Gigantları yenmişlerdi. Bu frizin üzerinde, üç yandan sunağı saran duvarlarda ise tanrılardan Herakles’in oğlu Telephus’un Pergamon kentini nasıl kurduğunu anlatan kabartmalara yer verilmiştir.

Sunak açık mavi renkte mermer bir boya ile boyanmıştır. Tanrıçaların giysilerine altın veya tunçtan eklemeler yapılmıştır. Bu kabartmalarda Gigantların isimleri ayrı ayrı yazılmıştır. Bu kabartmaları yapanlar Pergamon ve Atina’daki en ünlü sanatçılardır. Kabartmalarda kazanan tanrılar simgesel olarak Pergamonluları tasvir etmektedir. Yenilen devler ise Pergamon’un düşmanları olan Galatlarla, III. Eumenes’i simgelemektedir. Bu kabartmalarda Helenistik heykel sanatının tüm özellikleri kıvrılıp bükülen vücutlar, duygusal yüz ifadeleri mermerlere yansıtılmıştır.

Kütüphane:

Bergama’nın, tarihte büyük ün yapmış Helenistik devrin en büyük kütüphanesi Athena Tapınağının hemen arkasındadır. Carl Humann ve Prof.A. Conze’nin 1880 kazılarında ortaya çıkardıkları bu kütüphane İskenderiye kütüphanesinden sonra döneminin önemli yapılarının başında gelmektedir. Bergama’da yaşayan Romalı yazar Marcus T.Varro’dan (M.Ö.116-27) öğrenildiğine göre, bergama kütüphanesinin İskenderiyedekini geçmesinden korkan Mısır’ın Ptolemai kralları ülke dışına papirüs gönderilmesini yasaklamışlardır. Ancak Bergamalılar yazmak için bu kez de hayvan derilerinden yararlanmışlardır.

Tarihte bu iki kütüphane arasındaki rekabet sürüp gitmiştir. Marcus Antonius’un M.Ö.1’de 200.000 ruloyu içeren kitaplıktaki eserlerin çoğunu Bergama’dan kaçırarak Kleopatra’ya hediye etmiştir. Bu olaydan sonra Bergama kütüphanesinde çok az rulo kalmış, bunlar M.S.700’e kadar korunabilmişlerse de kalanlar, Amr bin el-As tarafından yok edilmiştir.

Bergama kütüphanesi II.Eumenes zamanında yapılmış, ancak bazı kaynaklarda I.Attalos’un ismi geçmektedir.
Bergama kütüphanesi yazma eserlerinin yanı sıra heykelleri ile de bir müze görünümündeydi. Nitekim M.Ö.13’de Bergama Roma yönetimine geçtiğinde Grek kültürünü incelemek isteyen Romalı bilim adamları aradıklarını bu kütüphanede bulmuşlardır.

Traianus Tapınağı:

Akropolde 1883-1885 yıllarında yapılan kazılarda büyük bir yapının kalıntıları ortaya çıkmış ve çevresindeki bir çok mimari parçalar bu yapının bir deprem sonrası yıkıldığını ortaya koymuştur. Athena tapınağından dokuz, tiyatro terasından 55 m. yüksekliğindeki yapının Athena temennası ile bağlantısı olduğu, doğusundaki kapı ve merdivelerin de kütüphaneye çıktığı anlaşılmıştır. Bu yapının bulunduğu teras akropolün en yüksek yeridir. Daha önce burada bir helenistik dönem yapısı olduğu, alanın kemer ve tonozlarla takviye edilmiş, çevresi de stoalarla çevrelenmiştir. Buraya Romalıların tanrılaştığı kabul edilen imparatoru Traianus’un (M.S.98-117) tapınağı yapılmıştır. Tapınak İmparator Hadrianus (M.S.117-138) döneminde tamamlanmıştır.Burada yapılan kazılarda her iki imparatorun bugün Berlin Müzesi’nde olan iki heykeli bulunmuştur.

Traian Tapınağı 1976’da Alman Arkeoloji Enstitüsünce Dr.Ö.Rombock’un başlayıp, Dr.K.Nohlen’in sürdürdüğü bir restorasyonla yenilenmiştir.

Demether Kutsal Alanı:

Demeter kutsal alanı, Bergaöa’ya hakim, yaklaşık 100×50 ölçüsünde dikdörtgen bir teras üzerinde M.Ö.III.yüzyılda Philetarios ve II.Eumenes tarafından anneleri Boa’nın anısına yaptırıldığı architrav ve orthostlar üzerindeki yazıtlardan okunmaktadır.

Ancak küçük bir giriş kapısının architravı üzerindeki frizde yer alan yazıttan çevresindeki stoaların I.Attalos’un (M.Ö.241-197) karısı Apollonis tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Başlangıçta Templium in antis planında olan tapınak Roma döneminde yapılan ve bol mermer kullanımıyla prostylos planına dönüştürülmüştür. Buradaki başka bir yazıttan ve tapınak çevresinde yapılan düzenlemelerin Antonius Pius zamanında Pergamon’un asil ailelerinden Cladius Slianus Aedimus tarafından yapıldığı öğrenilmiştir.

Dionysos Tapınağı:

Tiyatro terasının kuzey ucuna M.Ö.III.yüzyılda yapılan Dionysos Tapınağı Roma İmparatoru Carcalla (M.S.211-217) tarafından yeniden elden geçirilmiştir. İlk yapılışında andezit taşından olan tapınak Roma döneminde bütünüyle mermerle kaplanmış, ayrıca yirmi beş basamakla çıkılan İon üslubunda bir de prostylos yapıya eklenmiştir.

Günümüzde sunağı ile birlikte çok iyi korunarak gelebilen Dionysos Tapınağı yüksek bir podyum üzerinde, İon üslubunda bir Prostylosdur. Buradaki kazılarda bulunan Astlepios başı Berlin Pergamon Müzesi’ndedir.

Hera Kutsal Alanı:,Yukarı Gymnasion’un kuzeyinde, çevreye hakim iki teras üzerinde yer alan hera Kutsal alanının, II.Attalos (M.Ö.159-138) döneminde yapılarak Hera Basilea’ya adandığı, architrav parçaları üzerindeki yazıttan öğrenilmiştir.Dor üslubunda, dört sütunlu bir prostylosdur. Temenos’un tam ortasına yapılan tapınağın batısına eksedra, doğusuna da küçük bir stoa yerleştirilmiştir.
Gymnasionlar:

Bergama’nın en büyük yapılarından Gymnasion, Hera kutsal alanının altında üç ayrı teras üzerinde M.Ö.III.yüzyılın ikinci yarısında yapılmış, Roma döneminde de bazı değişikliklere uğramıştır. Birbirinden farklı yükseklikte teraslar üzerinde yapıldığından merdivenlerle aşağı kadar inmektedir. Önce andezit taşı, sonra da mermerin kullanıldığı Gymnasion’un alt terastaki yapısı çocuklara (Paides), orta terastaki genç erkeklere (Epheboi), yukarı terastaki ise yetişkinlere (Paides) ayrılmıştır. Bunlardan aşağı ve orta Gymnasion Helenistik dönem özelliklerini korumasına karşılık, yukarı teras Roma döneminde büyük değişiklik geçirmiştir. Ayrıca Gymnasion avlusunun batısındaki üst bölümünde küçük bir de tapınak yapılmıştır.

Özellikle gençlerin beden ve ruh sağlığını eğitmeyi amaçlayan Gymnasion Helenistik dönemde yapılmış, Roma döneminde, özellikle İmparator Hadrianus zamanında değişikliğe uğramıştır. Sütunlu bir avlunun içerisindeki yapılardan oluşmakta, doğu ve batısında bulunan gymnasionların ayrılmaz parçası hamamlarla sona ermektedir. Batı galerisinin arkasında yarım daire şeklinde yıkanma yerleri, kuzeybatısında yaklaşık 1000 kişi alabilen üztü örtülü tiyatro görünümlü toplantı salonu bulunmaktadır. Kuzeydeki geniş salon Gymnasionun ana odası olup, buna eklenen iki apsisli oda ile burasının imparator salonu olduğu yazıtlardan anlaşılmıştır. Diğerlerine göre daha iyi korunan bu bölüm aynı zamanda törenlerde kullanılmış ve bu nedenle “Tören Gymnasionu” adı verilmiştir.

Gymnasion’un orta bölümü Hellenistik dönemde yapılmış, tonoz örtülü basamaklarla içerisine girilmektedir. Bir teras üzerinde uzun bir stoa ve bir bölümünde de odalar yer almaktadır. Bunlardan doğuda olanı iki dor sütunu ile terasa açılmakta olup, burada bulunan bir yazıttan bu mekanın Hermes, herakles veya imparator kültüne ayrıldığı öğrenilmiştir. Tapınağın duvarlarında başarılı olan efeboinlerin isimleri yazılıdır. Güneydeki kent çeşmesini ise II.Eumenes yaptırmıştır. II.Eumenes’in yaptırdığı gymnasionun aşağı bölümüne ana caddedeki propylondan girilmektedir. Uzunluğu 80 m. olan bu yapı bütünüyle yıkılmış olup, günümüze temel duvarlarının bir bölümü ile güneybatı köşesinde odaya benzer bir bölüm gelebilmiştir.Buradaki merdivenli girişin batısındaki bir nişin içerisindeki bir stel üzerinde II.Attalos döneminde Epheboi olan küçüklerin isimleri yazılıdır. Buradaki büyük kuleler ise Bizans döneminde yapılmıştır.

Agoralar:

Akropolün güneyindeki büyük kapıdan tepeye çıkan yolun üzerinde kentin iki agorası bulunmaktadır. Büyük kapının hemen üzerinde olanı aşağı agora, Zeus Tapınağı’nın biraz altında olana da yukarı agora ismi verilmiştir. Aşağı agora II.Eumenes’in akropolü genişletirken yaptırdığı sanılmaktadır. Agora dor üslubunda sütunları olan galerilerle çevrilmiştir. Bunlardan kuzeydeki galeri iki katlı olup, depo ve dükkanlar alt katta kalmıştır. Agoranın batı ve güney duvarları toprak baskısından yıkılmış M.Ö.II.yüzyılın başlarında onarılmış, kuzeybatısı sütun ve kemerlerle desteklenmiştir.

Agoranın ortasında bulunan kuyunun suyu Attalos’un sarayındaki sarnıçlardan sağlanmıştır.
Yukarı agora, Zeus Sunağı’nın bulunduğu terasın 15 m. altında, güney ve kuzeyinde dor üslubunda sütunlu galerilerle çevrilmiştir. Bunlardan güneydeki sütunlu galeri iki katlı olup, alt katından depo olarak yararlanılmıştır. Agoranın batısındaki küçük tapınak Prostylos planlı olup, Dor-İon karışımı bir yapıdrı. Yapıldığı tarih kesin olmamakla birlikte II.Eumenes zamanında yapılıp, Zeus veya Hermes’e adandığı sanılmaktadır. Ancak çörtenler üzerindeki Menad ve Satry başlarına dayanılarak Dionysos’a sunulduğu da iddia edilmektedir.

Tiyatro:

Bergama tiyatrosu akropolün çok dik bir yamacında, Zeus Sunağının yakınında güney-batıya yönelik olarak yapılmıştır. Helenistik dönem tiyatrolarının en güzel yapıtlarından olup, II.Eumenes’in krallığı döneminde yapılmıştır.

Burada yapılan araştırmalar aynı yerde, bergama krallığının ilk yıllarından kalma bir tiyatronun bulunduğunu ortaya koymuştur. Nitekim günümüze bu tiyatrodan polygonal örgülü destek duvarının bazı parçaları gelebilmiştir. Ayrıca ilk tiyatronun sahne binasının ahşaptan, geçici olarak yapıldığı, gösteriler bittikten sonra kaldırıldığı da ileri sürülmüştür. Tiyatro 80 oturma sırası ile 10.000 kişiyi alacak kapasitededir.Andezit taşından yapılan tiyatronun yalnızca asillere ayrılan bölümleri mermerdendir.

Helenistik dönem tiyatrosu da ilk tiyatroda olduğu gibi sahne binası ahşaptı ve gösteri bittiğinde kaldırılıyordu.

Serapis Tapınağı (Kızıl Avlu):

Akropolden ovaya doğru yayılan antik kent, Bergama İlçesine kadar uzanmıştır. Kırmızı tuğladan yapıldığından ötürü halkın kızıl avlu diye isimlendirdiği büyük ölçüdeki yapı M.S.II.yüzyılda Roma döneminde yapılmış ve Mısır tanrılarından Serapis’e (Osiris) adanmıştır.

İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan Kızıl Kilise (Serapis Mabedi-Kızıl Avlu) MS. II. Yüzyılda Roma döneminde Mısır Tanrılarından Serapis (Osiris) adına yapılmıştır. Yapının üzerindeki mermer kaplamaları dökülmüş ve kırmızı tuğlalar ortaya çıkmıştır. Bu yüzden de halk arasında Kızıl Avlu veya Kızıl Kilise ismi yakıştırılmıştır.

Bizans döneminde ana binanın içerisine Aziz Yuhannes’e adanmış bir kilise yapılmıştır. Bu kilisenin yapımında Serapis Mabedi’ne ait yapı malzemeleri kullanılmıştır. Bu arada Apsisinde bazı değişiklikler yapılarak kilise daha belirgin olarak ortaya çıkarılmıştır. Bizans döneminde yapılan kilise iki nefli olup, ayrı bir apsis buraya eklenmiştir.

Bu yapı ile ilgili birbirinden farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazılarına göre agora, borsa dairesi, kent kütüphanesi, mahkeme, hamam olarak nitelenmiştir. Ancak 1932’de başlayıp 1938 yılına kadar süren Th.Wiegant’ın kazıları sonucunda burasının Mısır tanrısı Serapis’e adanmış olduğu kanıtlanmış, güneydeki yuvarlak kulede bulunan iki insan büyüklüğündeki Mısır üslubunda yapılmış heykellerin parçaları da bu iddiayı kuvvetlendirmiştir.

Kilise ana bina ve iki yanındaki ek binalardan oluşmuştur. Bunlardan ön kısımdaki bölümde 200×100 m. ölçüsünde geniş bir avlu bulunmaktadır. Ana binanın 7.00×14.00 m. yüksekliğinde anıtsal bir girişi vardır. Bu girişin iki yanına beşer sütunlu revaklar yerleştirilmiştir. Ayrıca girişin karşısında da 20 sütunlu bir başka revak sırası bulunmaktadır. Bu revakların ortadaki dört sütunu bir bakıma ikinci bir anıtsal girişi meydana getirmiştir. Bu giriş 7.50×2.00 m. ölçüsünde tek parça monolitik mermerden yapılmıştır. Mermerlerin iki tarafında dikkati çeken beşer metre uzaklıktaki delikler de girişin tunç kapısına ait menteşe izleridir.

Yapının döşemesi ve duvarları tamamen mermerlerle kaplanmıştır. Duvarlar boyunca bütün bu mekânı saran sütunların üzerinde bir balkon bulunuyordu. Ancak bu balkon günümüze gelememiştir. Bu bölümdeki iki küçük çukur üzerindeki podyumda on metre yüksekliğinde olduğu sanılan bir kült heykelin kaidesi bulunmaktadır. Bu podyumun içerisinden geçerek kaidenin ortasına çıkan rahiplerin Tanrı ile konuştuklarına inanılmıştır.

Ana binanın iki yanındaki kuleye benzer silindir şeklindeki bölümlerin önünde yuvarlak ve ince uzun havuzlara yer verilmiştir. Birbirlerinden 16.20 m. aralıklı olan bu kuleler 15 m. çapında olup, yükseklikleri 19 m.dir. Duvarları moloz taş, küçük yontma taş ve kireç harçla yapılmıştır. Bunların üzerlerinin tuğla kubbelerle örtülü olduğu kemer izlerinden anlaşılmaktadır. Yan avlular da üç taraftan stoalarla kuşatılmış, bunların üzerine kadın ve erkek figürleri yerleştirilmiştir.

Asklepion:

Asklepion, kentin güney batısında, 1 km. uzunluğunda sütunlu bir caddeve Romalıların Via Tecta (Pazar Yolu) ismini verdiği üztü örtülü bir tören yolu ile Bergama’ya bağlanmıştır.

Pausanias’a göre; burada M.Ö.IV.yüzyılda hekimlik tanrısı Asklepios’a adanan kutsal suyun bulunduğu alanda bir tapınak yapılmıştı. Helenistik dönemde alanı çevreleyen sütunlu galeriler ve çeşitli yapılarla genişletilmiştir. Ancak M.S.II.yüzyılda buradaki yapılar yenilenmiş, onarılmış ve ayrıca tiyatro ile bir kütüphane eklenmiştir. Helenistik dönemde yapılmış olan Asklepios Soter, Apollon Kalliktenos, Tanrıça Hygeia tapınakları ile çeşme, Roma döneminde işlevini sürdürmüştür. Asklepion kutsal alanı Hıristiyanlık dönemine kadar kadar önemini korumuştur. Dinsel özelliklerinin yanı sıra burası aynı zamanda ünlü tıp merkezlerinden Epidauros ve Kos’takiler gibi araştırma ve deneylerini sürdürmüştür. Aynı zamanda da Antik çağ’ın ünlü doktorlarının yetiştirdiği bir okul olma özelliğini de korumuştur.
Asklepius sağlık kültünün, M.Ö.V.yüzyılın ortalarında Bergama’lı Aristakhminos’un oğlu Arkhias tarafından buraya getirildiğini Antik Çağ tarihçileri ileri sürmüştür. Söylentiye göre Arkhias, Pindasos Dağı’nda (Madra Dağı) avlanırken düşerek ayağını kırmıştır. Epidavros’a giderek tedavi olan Arkhias, Bergamalıların hizmetine kuytu bir vadide bu tedavi yerini kurmuştur. Nitekim hekim Galinos “Asklepion’un Mysia Dağları’nın eteklerinde temiz havası, suyu olan bir yerde kurulduğunu” yazmıştır. A.Aristedies ise “Asklepion yöresinin su ve havasının güzelliği kadar, tanrının kendisi tarafından belli edildiğini, oradaki hastalar kurtarıcı tanrının sesini huzur içinde duyarlar” demiştir.

Asklepion’un hekimleri hastalarına burada çamur banyosu yaptırır, bitkilerden elde ettikleri ilaçları kullanır, ayrıca onların spor ve müzikle uğraşmalarını sağlardı. Bu arada rüyalar yorumlanır, telkin yoluyla onların iyileşmeleri sağlanır, gerektiğinde de ameliyat gibi işlemler de yapılırdı. Burada sağlığına kavuşanlar ayrılırken, Asklepios Tapınağı’nı ziyaret ederek maddi olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı. Ayrıca iyileşen organlarının küçük birer modelini buraya bırakırlardı. Bu örneklerde pek çoğu Bergama Arkeoloji Müzesindedir.
Asklepion kutsal alanı üç tarafı sütunlu galerilerle çevrili, dikdörtgen planlıdır. Roma Pazar Yolu alana doğudan ulaşmıştır.

Su Yolları

İzmir ili Bergama ilçesinde akropolü kuşatan surlar MÖ. V.-IV. yüzyılda yapılmıştır. Antik Pergamon şehri kurulurken yerleşimin topografyası göz önüne alınmış, engebeli yerleşim alanları teraslarla düzleştirilmiştir. Akropol 275 m. yüksekliğinde bir tepe üzerinde kurulmuş olup Pergamon Kralları Attaloslar kenti iki ayrı sur ile çevirmişlerdir.

Surların yapımında buradaki dağdan çıkarılan ve işlenmesi çok kolay olan gri-mavi renklerde Andezit taşı kullanılmıştır. Bu taşların yüzleri de düzgün biçimde yontulmuştur. Surlar dikdörtgen taş bloklarından oluşmuş ve harç olmadan kendi ağırlıkları ile birbirlerinin üzerine demir zıvanaların tardımı ile oturtulmuştur. Attaloslar devrinde yapılan bu surlar II. Eumenes döneminde kentin güneye doğru yayılması ile genişletilmiştir. MS. II. yüzyılda, Roma döneminde Helenistik dönem surları moloz ve kaba taş ile tuğladan oluşan yeni sur duvarları ile tamamlanmıştır. Bizans döneminde bunlara yeni eklemeler yapılmış olup, bugün akropolün kuzeyinde Bizans’ın tuğla ve taş örgü tekniği ile yapılan surlarının bir bölümü açıkça görülmektedir.

Bergama surlarının bulunduğu akropol aynı zamanda bir kale görünümündedir. İçerisindeki mabet ve diğer yapıların yanı sıra kentin korunmasına yönelik silah depoları akropolün kuzeyinde yer almıştır. Kalenin güney yönüne ovadan çıkılması olanaksız olduğundan buraya ince uzun, yan yana bitişik odalar halinde depolar yapılmıştır. Bu depoların üst kısımları ahşap, alt kısımları da taştandı. Burada yapılan kazılarda Andezit taşından yapılmış değişik büyüklükte mancınık gülleleri bulunmuştur.

Bergama izmir’in 90 km kuzeyinde kulturel , sosyaekonomik ve tarihi yönden zengin bir ilcedir.Uygarlık Tarihi’nin en eski yerleşimlerinden biri olarak öne çıkan Bergama ya da antik söylemiyle Pergamon, tarih öncesinden itibaren, İon, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine kadar, uzunca bir tarihi sürece sahiptir.Tarihi zenginliklerini bugüne kadar da taşımıştır.

BERGAMA ESKİ EVLERİ

HALKIN KENDİ OLANAKLARI İLE ORTAYA KOYDUĞU,KALICI OLMASI İÇİN ÖZEL ÇABA SARFEDİLMEYEN,BASİT MALZEME VE YAPIM TEKNİKLERİ İLE GERÇEKLEŞTİRİLMİŞ KONUT YAPILARINA AİT , BİZANS DÖNEMİNE VE HATTA 18.YY ÖNCESİ OSMANLI DÖNEMİNE AİT SOMUT VERİLER YOK OLMUŞTUR..ONUN İÇİN TÜRK EVİ LİTERATÜRÜNE GİREN EN ESKİ BERGAMA EVLERİ 18.YY TARİHLİDİR

Kalın dış duvarları,iç sofalı planları,yığma yapı gereklerine bağlı pencere boyutları ve doluluk boşluk oranları ile Bergama evleri ısı kontrolü açısından belli bir üstünlüğe sahiptir.
Yine yapısal nedenlerle kütleleri fazla girintili çıkıntılı değil,masif görünümlüdür.Geleneksel Türk evi üst katlardaki çıkmalarla dışa açılma olanağından yoksun,alt ve üst katları hemen hemen aynı büyüklüktedir.Az sayıdaki evde Sakız üslubuna özgü,ahşab bir cumba veya balkon şeklinde çıkmalarla bu özellik biraz değişebilir.
Genellikle bitişik nizam yapıldıklarından yan cepheler kapalı ,arka bahçeye bakan yüzler genellikle özensizdir.Sokak yüzlerinin tek girintisi zemin katlardaki kapı nişleridir.Bu girintiler, kapıların demir,pencerelerin kepenkli yapılması güvenlik ilkeleri bağlamında kural haline getirilmiş özelliklerdir.
Kargir Bergama evleri;taş sövelerle çevrelenmiş pencere ve kapılar.demir parmaklıklar,iyonik başlıklar,madalyonlar,eski yunan mimarisinden alınmış kornişler,saçak yerine düzgün kiremit dizileri ile yapılmış akroter benzeri elemanları ile 19.yy NeoGrek üslubunu yansıtır.


ESKİ BERGAMA EVLERİNE AİT
BAZI PENCERE ÖRNEKLERİ

Taş söveli,mutlaka demir parmaklıklı veya kepenklidir.Alınlık ve taş konsollar gibi batı etkili çeşitli süsleme unsurları kullanılmıştır.Pencereler genellikle evlerin masif cephe yüzeylerini canlandıran bir eleman olarak kullanılmışlardır.Pencerenin üzeri düz bir taş olabildiği gibi kemerli de olabilir.Kemerli üst kat pencerelerde taş kemerin üstünde boşluğu sınırlayan bir tuğla kemer bulunur.Alt kat pencereleri genellikle kepenkli iken üst katlarda pancur kullanıldığı görülür.

BAZI KAPI ÖRNEKLERİ

Sokak kapıları bir niş içine yerleştirilir ve bu niş bezemeli bir söve ile çevrelenir.Ev kapılarının büyük çoğunluğu ile bahçe kapılarının tümü demirdir.Çift kanatlı büyük bahçe kapılarında bazan yavru kanatlara rastlanır.Doğrudan eve açılan sokak kapılarından özellikle masif olanların üstünde,taşlığı aydınlatmak için demir parmaklıklı bir pencere boşluğu bırakılmıştır..


KAPI TOKMAKLARI


BERGAMA MÜZESİCarl Humman ve Alexander Conze yönetiminde 1878 yılında Bergama’da başlayan

arkeolojik kazıların sonucunda, 1900-1913 yıllarında Akropol’de yapılan kazılar sırasında bugünkü Alman Kazı Evi yanında bir depo müzesi yapılmıştır. Bu depo o dönemde Türkiye’deki iki arkeolojik eser deposundan biridir. I. Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen Bergama’daki kazılara 1927 yılında Theodor Wiegand başkanlığında yeniden başlanmıştır. Aynı yıl Akropol kazılarına ek olarak Asklepieion’da kazıların başlamasıyla birlikte eserler çoğalmış ve yeni bir müze binasına gereksinim duyulmuştur.

1932 yılında Bergama’ya gelen Mareşal Fevzi Çakmak konuyla yakından ilgilenmiş, ziyaretinden sonra yeni bir müze kurulması için emir vermiştir. Türk-Alman işbirliği ile gerçekleştirilmesi planlanan yeni yapı için eski bir mezarlık olan bugünkü yeri uygun görülmüştür. Mimarlar Bruno Meyer ve Harold Hanson tarafından planlanan proje 1932 yılı sonunda bitmiş, İzmir Valisi Kazım Dirik’in istemiyle 1933 yılında temel kazma çalışmalarına başlanmıştır. 13 Nisan 1934 tarihinde Bergama’ya ziyareti esnasında bir sağlık merkezi olan Asklepieion’u da gezen Mustafa Kemal Atatürk, müze binasının yapımının da devam ettiğini görmüştür.
Yapımı tamamlanan Bergama Müzesi 30 Ekim 1936 tarihinde, İzmir Valisi Fazlı Güleç tarafından ziyarete açılmıştır.

Müze binası,
geniş ve etrafı galerilerle çevrili enlemesine yerleştirilmiş dikdörtgen bir avlu ile bu avlunun arkasında yine enlemesine yer alan dikdörtgen teşhir salonundan oluşmaktaydı. Avlunun galerileri açık hava müzesi için uygun olduğundan eserler burada sergilenmiştir.1924 yılında Bergama Halk Evi binasında Etnografya ve Arkeoloji Müzesi’nin faaliyete geçmesiyle birlikte arkeolojik eserler de yeni müze binasına taşınmıştır. Etnografik eserler ise, ek binanın yapımından sonra, 1979 yılında, bugünkü müze binası içine alınmıştır. Yapılan ek bina, avlu ve teşhir salonunun bulunduğu kısmın yanına enlemesine yerleştirilmiş dikdörtgen planda olup girişi avludan salona açılan bir kapı ile sağlanmaktadır. Müzenin boş bırakılmış olan diğer yanı ile arka kısmına da sonradan depo, laboratuvar, fotoğrafhane, arşiv gibi birimler eklenmiştir.

Müze içinde cilalıtaş,bronz,arkaik, kla**** helenistik,roma ve bizans dönemlerine ait buluntular sergilenmektedir.muzenin bahçe ve avlusunda ise lahitler, steller, sütün başlıkları, yazıtlar, arşıtrav parçaları, kabartma Ve heykeller görülmektedir.muzede sergilenin tüm bulgular kendine ve dönemine özgü değer taşımasına karşın bizce en önemli olanlan şöyle özetlenebilir:
a) Çevreden derlenmiş ve devşirilmiş buluntular: M.Ö. 2550-2000 yıllarına değgin seramik eşya (eski Tunç Dönemi). Pitane (Çandarlı) çanak çömlekleri (arkaik dönem). Mirina (Yeni Şakran) heykelleri (M.Ö. II-I yüzyıl). Akropol tunç heykelleri (M.Ö. II-I yy. Genç Hellenistik).
b) Ünlü kişilerin yontuları: Euripides’in portresi (M.Ö. 480-406). Sokrates’in
portresi

(M.O. 468410). Antistenes’in portresi (M.O. 444-368), Xenophoci un portresi (M.O. 430-354) Egeli düşünürler, Vespasianus’un başı (M.S. 69-79), Hadrianus yontusu (111-138), Karacalla’nın başı (211-218) Roma İmparatorları.
c) Turist çeken ilginç yapıtlar:
Nike yontusu : Trayan tapınağı çatı ve saçak süslemesi olarak ele geçmiştir. Nike, şans tanrıçasıdır.
Gülen Çocuk : Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in oğlu Aşk tanrısı Eros’tur.
Medusa Mozayığı : Mitosa göre Phoros ile Keto’nun Gorgon diye anılan üç kızından biri. Akıl ve Hikmet tanrıçası Athena, bu üç kızkardeşi kıskanmış, saçlarının her telini bir yılana çevirmiş, inanışa göre en ünlüsü Medusa olan bu üç kız kardeşe bakanlar taş kesilirmiş.

 

Ne Alınır?

Bergama’da dokumacılık oldukça gelişmiştir.

Özellikle kilimleri ile ün yapmıştır.

Çarşaf, gömleklik kumaş, ince ve pamuklu

dokumalar, yünden heybeler, seccade, kilim ve

halı dokunmaktadır. Bergama Çayı boyunca

tabak dükkanlarını görmek dikkate değerdir

. Eski yıllardan beri Türklerin babadan oğula

devrettiği tabakçılık, artık aile işletmeciliği

olarak devam ettirilmekle birlikte büyük

şirketlerce de yürütülmektedir.


NASIL GİDİLİR?

Batı Anadolu İzmir Çanakkale yolu üzerinden

ayrılan sapakla ulaşılan Bergama en yakın sahil

kenti Dikiliye 26 km, İzmir’e 113 km,

Çanakkale’ye 217 km, Ankara’ya 585 km

İstanbul’a 606 km uzaklıkta bulunuyor. Düzgün

 asfalt yol ile Bergama’ya girenler kent

merkezine girmeden soldan ayrılan yol ile kısa

sürede Akslepiona ulaşıyorlar. Kent

merkezinden ilerleyip sağda Bazilika

görüldükten sonra Akropole tırmanmaya

başlanıyor. Girişte yer alan oto parka araçlarını

bırakanlar satış dükkanlarının bulunduğu

meydanda müze giriş ücreti ödeyip rampayı

çıkarak emsalsiz güzellikteki mermerlerle inşa

 edilip restorasyon çalışmaları devam eden

tapınağın bulunduğu yere geliyorlar. Akropol

 alanına turistler için konulan bilgilendirici

tabelalar ve yön işaretleri ile kolay ve zevkli bir

 gezi sağlıyor. Ziyaretçiler Bergama’nın hem

baraj gölü, hem de kentin yerleşim alanını

tümüyle görebiliyor fotoğraf çekebiliyorlar.

Tapınak yakınlarında bulunan dilek kuyusuna

para atanlar Akslepion’da ki kutsal olduğuna

inanılan suyu içip dilekte bulundukları gibi

burada da dilek tutuyorlar. Bergama’ya aynı

yoldan gelip sıkılanlar veya çevre gezilerine

 meraklı olanlar için Savaştepe yolunu

kullanarak Kozak Yaylası üzerinden farklı bir

güzergah takip edebilir, en az Bergama evleri

kadar güzel mimari dokuya sahip Soma, Kınık

 gibi merkezlerde farklı atmosferler

yaşayabilirsiniz.

Bunları yapmadan dönmeyin!!!!!* Bergama Antik Kentini gezmeden
* Bergama kaplıcalarına gitmeden
* Bergama tulum peyniri ve lokma almadan
Bergama’dan dönmeyin…

 

 

 

Alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tatil mekanlarını mevsimlere göre sınıflandırmak, bize önerilen tarihlerde oralarda olmak ilk bakışta doğru gibi görünür. Ancak, doğru gibi görünen tarihler bazen keyfimizi kaçırabilir. Yaz için uygun olduğuna karar verip gittiğimiz herhangi bir mekanda ‘yüksek sezon’ nedeniyle yükselen fiyatlar ve kalabalıklar, kaçan keyfimizin başlıca nedenleridir. Bazen bize gösterilen yoldan gitmemek gerekir. Yoldan çıkmak ya da alternatif yolları denemek hayatımıza farklı tatlar katabilir.

BOZCAADA

Genellikle, ‘yaz aylarında gidilebilecek yerler’ listesine uygun görülen Bozcaada, bu unvanını altın sarısı kumsalları ve turkuaz denizi nedeniyle hakkıyla kazanmış olabilir. Ancak, kumsallarını ve denizini yok saydığınızda bile Bozcaada’ya gitmek için geriye daha birçok neden kalır.

Bozcaada’nın tüm yiyecek içecek merkezi.

Tenes’in yurdu
Kalabalıkların Bozcaada’dan ayrılmasıyla başlayan terk edilmişlik duygusu, güz aylarının yalnızlık hissi veren hüznüyle örtüşür. Ancak, bu yalnızlığı paylaşacak mekanlar, insanlar gibi Bozcaada’yı terk etmez. Onlar sizinle yalnızlığın ötesinde, birçok şeyi paylaşmak için oradadırlar.
Yazımızın konusu olan bu keyifli mekanları anlatmadan önce Bozcaada tarihinin başlangıcına bir göz atmakta fayda var. Denizler tanrısı Poseidon’un torunu Tenes, efsanelerde, adada ilk yerleşimi kuran kişi olarak anlatılır. “Üvey annesi Filonome Tenes’e âşık oldu, ancak onu ayartamayınca kocası Kral Cycnus’a gidip oğlunun kendisini baştan çıkartmaya çalıştığını söyledi. Tanık olarak da bir flütçüyü gösterdi. Cycnus söylenenlere inandı. Oğlunu bir sandığa kapatıp denize saldı. Sandık dalgalar tarafından bir adaya sürüklendi. Tenes bu adada karaya çıkıp buraya ‘Tenes’in Yurdu’ anlamına gelen ‘Tenedos’ adını verdi ve burada kendi kolonisini kurdu.”
Ziyaretçileri karşılayan mekanlar her yıl kasım ayına kadar hizmet veriyor. Uzun yıllar adanın yerlileri tarafından işletilen mekanlara, son dönemlerde özellikle büyük kentlerden gelen işletmeciler de katılmış. Butik mekan yaratma düşüncesinde olan bu işletmeciler sayesinde de ortaya birbirinden keyifli restoran, café ve butik oteller çıkmış.

Rakı ve şarap eşliğinde…

Bozcaada’nın merkezinden, bağların bulunduğu çevresine kadar her yere yayılmış olan bu mekanları anlatmaya adanın merkezinden başlamak uygun olur. Kıyı boyunca sıralanmış restoranlar adanın yemek kültürünü ve ruhunu yansıtması bakımından önemli. Bu restoranlarda Ege’nin zeytinyağlı mezelerini ve balık çeşitlerini bulmak mümkün. Koreli, Şehir, Boruzan bu restoranlar arasında öne çıkanlar. Adanın kıyısından içlerine doğru yöneldiğinizde ise her biri sahiplerinin Ege’yi yorumlama biçimlerine göre dekore edilmiş mekanlarla karşılaşmaya başlarsınız. Bozcaada’nın heybetli kalesinin hemen yanıbaşındaki Lodos Kafe, mönüsünde bulunan asma yapraklı omlet, lipsos buğulama gibi yemeklerle dikkat çekiyor. Yine aynı sokak üzerindeki Salkım Kafe’de ise kalamar dolma, keçi peyniri eritme gibi yerel lezzetlerin yanında çeşitli kahveler bulabilirsiniz.
Adanın birbirinden şirin evlerinin sıralandığı dar sokaklarına girdiğinizde mekan konusundaki sürprizler devam ediyor. Eski Rum mahallesinin girişi olan İstiklal Sokak’ta iki yer hemen dikkat çekiyor. Mavi beyaz boyalı cephesiyle Egeli’yim diye bağıran Güverte Restoran, bir başka Egeli olan Ayvalık’ın zeytinyağlı yemeklerini Bozcaada’ya taşımış. Hemen karşısındaki Sandal Restoran ise ilginç cephesinin yanı sıra sulu yemek çeşitleriyle adaya farklı bir tat katıyor.
Bozcaada’nın konaklama konusundaki en farklı mekanı yine bu mahallede. Yerli ve yabancı birçok rehber kitaba giren Rengigül Konukevi 1876 yılında inşa edilmiş tipik bir Bozcaada yapısı. İstanbul’dan gelip adaya yerleşmiş Özcan Hanım’ın ince zevkiyle döşenmiş konukevinin dört odası var. Odaların ilginç dekorasyonu adeta geçmişe yolculuk yaptırıyor. Burada kalınmasa bile kuş sütünün eksik olduğu kahvaltısı mutlaka denenmeli.
Kaleye farklı bir açıdan bakan, kalenin arkasındaki küçük koyda bulunan iki mekan deniz kenarı konumları ve özellikle akşamüstleri kızıla boyanan kale manzaralarıyla öne çıkıyor. Fuska Kafe deniz kenarına koyduğu minderleriyle tam bir keyif mekanı durumunda. Yanındaki Martı Restoran ise görüntüsü ve sade dekorasyonuyla bir Ege meyhanesi. Ayrıca mönüsünde asma yapraklı sardalya, ahtapot yahni, peynirli patlıcan gibi Ege’nin kaybolmaya yüz tutmuş lezzetlerini bulunduruyor.


Otel Kaikias eski bir Bozcaada evi.

Bağdaki kır evi
Fuska Kafe ve Martı Restoran’la aynı sokakta bulunan Otel Kaikias ve Otel Ahinoe iki katlı tarihi Bozcaada evlerinin restore edilmesiyle insana huzur veren butik otellere dönüştürülmüş. Geçmişte Türk mahallesi olan Alaybey mahallesine geçtiğimizde ise karşımıza Café at Lisa çıkar. Yıllar önce Bozcaada’da yaşamayı seçen Çin-Endonezya melezi Lisa Lay’in sahibi olduğu kafenin, ev yapımı kekleri ve bitki çayları öne çıkıyor.
Biraz da adanın bağlarına doğru yolculuk yaparsak iki ilginç mekanla karşılaşırız. Cez Kırevi, oyuncu Cezmi Baskın’ın kalabalıktan uzak, sakin ve özel ortam arayanlar için yarattığı bir mekan. Üzüm bağlarının ortasında yaratılmış vaha izlenimi veren Bağbadem Tatilevi’nin sahipleri ise İstanbul’lu genç bir çift. İstanbul’dan kaçarak adaya yerleşmişler. Bağbadem Tatilevi’nin nefis manzaralı taş evleri kafa dinlemek isteyenlere önerilir.
Bozcaada’yla ilgili yazı yazıp da şarap ve domates reçelinden bahsetmemek olmaz. Adada şarap üreten Talay, Ataol ve Yunatçılar firmaları özellikle son yıllarda nefis şaraplar yapıyorlar. Bozcaada’nın yerli üzümlerine ekledikleri yeni üzüm cinsleri hem çeşitliliği artırdı hem de şarapların kalitesini. Kırmızı şarapta dolgun tatları sevenlere Talay’ın ‘Cabernet Sauvignon-Merlot 2002′ ve ‘Karalahna 2002’si, Yunatçılar’ın ‘Cabernet Sauvignon 2002’si önerilir. Tercihi beyaz şaraptan yana olanlar içinse Talay’ın ‘Assos 2002’si, Yunatçılar’ın ‘Çamlıbağ Vasilaki 2001′i tavsiye edilir. Şarapta özel lezzet arayanlar içinse Yunatçılar’ın ‘Kuntra 2000’si uygundur. Küçük domateslerden yapılan Bozcaada’ya özgü reçelin en hoş yanı, domateslerin içine konulan bademler. Bozcaada’ya yapılacak bir güz yolculuğunun dönüşünde eşe dosta götürülecek en uygun hediyeler şarap ve domates reçeli olacaktır.

Nasıl gidilir
Truva Turizm’in İstanbul ve İzmir’den Bozcaada’ya kalkan gemilerin iskelesi olan Yükyeri’ne direkt seferleri var. Ayrıca üç büyük kentimizden Çanakkale’ye Truva Turizm’in düzenli seferleri ile gelip buradan her saat başı Yükyeri’ne kalkan minibüslere binilebilir. Özel araçla gelenler ise Ezine’nin içinden geçen yoldaki Bozcaada tabelalarını izleyerek Yükyeri İskelesine ulaşabilirler. Bozcaada’ya ulaşmak için asıl dikkat edilmesi gereken feribot seferlerinin saatleri. Truva Turizm İstanbul Tel: 0212-658 36 40. İzmir Tel: 0232-472 00 94. Ankara Tel: 0312-2240096. Feribot bilgileri için Çanakkale Tel: 0286-217 18 15. Yükyeri Tel: 0286-632 02 63. Bozcaada Tel: 0286-697 81 85.

The Gate’in Bozcaada rehberi
Rengigül Konukevi: Atatürk Cad. No: 31. Tel: +90 286-697 81 71. Bağbadem Tatilevi: Arabacı Mevkii. Tel: 0532-263 13 66. Otel Kaikias: Kale Arkası. Tel: +90 286-697 02 50. Otel Ahinoe: Kale Arkası Kazanlar Sok. Tel: +90 286-697 01 55. Cez Kırevi: Tel: 0537-286 00 10. Lodos Kafe: Postahane Arkası. Tel: 0286-697 05 45. Sandal Restoran: İstiklal Sok. Tel: 0537-668 10 25. Güverte Restoran: İstiklal Sok. No: 7. Tel: 0286-697 87 59. Fuska Kafe: Kazanlar Sok. Tel: 0286-697 82 15. Salkım Kafe: Çınarçarşı Cad. No: 20. Tel: 0286-697 05 40. Martı Restoran: Kale Arkası. Tel: 0286-697 88 95. Koreli Restoran Tel: 0286-697 80 98.

Alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kuşadası, Kuşadası genel bilgiler Kuşadası hakkında
Mavi deniz ve parlak güneş, yanıbaşında muhteşem bir tarih: Efes, liman kenti, üstelik havaalanına ve İzmir’e sadece 70 km. Öğleden sonraları denizden esen ve ortalığa tatlı bir serinlik katan rüzgar. Bütün bunlar bir araya gelince çok önemli bir tatil merkezi ortaya çıkıyor: Kuşadası!
Kente adını veren ada artık ada değil, Mora ayaklanması sorasında (1834) muhtemel saldırılara karşı güvenlik amacıyla karaya bağlanmış. Adanın asıl adı Güvercinada! Adadaki kale iyi durumda.
Kuşadası’nın ilk yerleşiminin hangi tarihe uzandığı tam olarak bilinemiyor. Buluntular çok eski tarihlerden beri yerleşim olduğunu gösteriyor. Persler’in Anadolu’yu istilası sırasında onların, sonra Büyük İskender’in, daha sonra da Bergama Krallığı ve Roma egemenliklerinde kalmış. Kent İon Birliği (Panionion) döneminde birliğin toplantılarına ev sahipliği yapıyordu. Toplantılar Güzelçamlı yöresindeki Mykale Dağı’nın eteklerinde Poseidon Helikonios’a adanan kutsal yerde yapılıyordu.
Günümüzün sayfiye kenti Roma Dönemi’nde de Efes’in sayfiyesiymiş. Tusan Hotel yakınında görülen hamam mozaikleri de bunu doğruluyor. Kent 1071’den sonra Selçuklular’ın, 1426’da da Osmanlı’nın eline geçmiş. Çok eski yerleşimden fazla bir şey günümüze ulaşamadı. Ancak küçük izler görülebiliyor. Kuştur Tatil Köyü’nün diskosunun bulunduğu tepede kalıntıları görülen Pygela bulunmaktaydı. Tatil köyünün yakınlarında Roma Dönemi su kemerlerinin kalıntılarını da görebilirsiniz. Osmanlı su kemerleri de Burgaz yolu üzerinde görülüyor. Davutlar yakınındaki Kadıkalesi denilen yerde Venedikliler’den kalan kale, onun 2 km. güneydoğu yönünde ise antik Anaia kenti var. Efes yolu üzerindeki orman kampı alanında kalan tümülüs Hellenistik Dönem’e aittir.
Kentin merkezindek Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı 1618’de yapılmıştı. Sıcak Ege yazında bile kervansarayın avlusu hoş bir serinlik içindedir. Otel olarak kullanılan Kervansarayda kalmasanız da yemek yemeye, birşeyler içmeye gidebilirsiniz. Mehmet Paşa’nın 1618’de yaptırdığı Kaleiçi Camisi de kentin eski eserleri arasındadır. Zamanında kenti kuşatan kalenin kalıntıları eski kentte görülebilmektedir. Söke yolu üzerindeki sağlam kalan kulesi günümüzde karakol olarak kullanılmaktadır. Hükümet Caddesi ile Tayyare Caddesi arasında kalan ve tepeye doğru uzanan kesim eski yerleşimin bulunduğu yerdi. (Bugünkü Camii kebir ve Dağ mahalleleri.) Tepede de kale vardı. Tayyare Caddesi’nin ucundaki günümüze ulaşan kapı güney kapısıydı. Bu bölge günümüzde de eski yerleşimin evlerini ve mimarisini sergilemektedir.
İç ve dış sefer yapan yolcu gemilerinin uğradığı liman ve modern yat limanı gemilere ve yatlara hizmet veriyor.
Denize sırtınızı dönüp iç kısımlara yürüdüğünüzde cıvıl cıvıl bir çarşıya girersiniz. Yaz mevsiminde günün her saatinde kalabalıktır ama özellikle akşamları tam bir mahşer yerine döner. İngilizler biraları içip futbol maçında marş söyler gibi şarkılara başlar, bir başka yerde Türkler fasıl geçmektedir. Tabii bu arada Kuşadalı delikanlılar da turist kızların peşindedir.
Sahil şeridi yanında arka taraftaki tepeler de oteller ve ikinci konutlarla dolduğu için kent batı yönünde Pamucak-Özdere’ye; doğru yönünde Davutlar-Güzelçamlı yönlerine doğru büyüyor. Doğu yönünde bu saldırıyı Dilek Yarımadası Milli Parkı göğüslüyor.
Kuşadası bir çok turizm merkezi gibi hızlı ve plansız yapılaşmadan nasibini almıştır. Neyse ki sahil şeridi hemen tümüyle korunabilmiş, yapılaşma denize dayanmamış. Bu nedenle de hemen her yeri plajdır. Şehrin orta yerinde, yolun kıyısında denize girilip, güneşlenilebilmektedir. Bu özellik de çok az tatil merkezimizde bulunabilir. Kent içinde denize girmek istemezseniz Kadınlar Denizi’ne dakika başı giden minibüslerden birine bineceksiniz.
KADINLAR PLAJI
Eskiden Kadınlar Denizi deniliyordu, şimdi Kadınlar Plajı da deniliyor. Bu ad kadınlarla erkeklerin birlikte denize girmedikleri dönemlerden geliyor. Tabii bu iş çok gerilerde kaldı, şimdilerde kadınlar plajını üstsüzler dolduruyor. Yol boyunca palmiyelerin sıralandığı upuzun açık kumsalı ile Kuşadası’nın en popüler plajıdır. Kimi araştırmacılara göre mitolojideki Ulysses’in Troia’ya ulaşmaya çalışırken sirenlerin çağrısına dayanamayan gemicilerin kayalara sürüklendiği yer burasıdır. (Benzer bir öyküyü İzmir/Foça’da okuyabilirsiniz.)
Plaj çevresinde değişik yeme içme ihtiyacınızı karşılayacak yeteri kadar seçenek bulabilirsiniz. Kent merkezine 3 km. uzaklıktaki Kadınlar Plajı sahil şeridinde birçok nitelikli otel de bulunmaktadır.
Çevredeki diğer plajlar ve Aqua Park
Antalya’da Dedeman Aqua Park ile başlayan su oyunları merkezleri yatırım furyası Kuşadası’nı da etkiledi. Kuşadası girişindeki Tusan Oteli’nin arka tarafındaki yamaçlarda Adaland Aqua Park açıldı. 24 saat açık tesiste çeşitli su kaydırakları, dalga ve aktivite havuzları, çarpışan botlar, animasyon, bar, restoran türü fasiliteler yer alıyor. Çocuklu aileler için ilginç ve eğlenceli bir gün olabilir.
Kuşadası çevresinde güney yönünde Güzelçamlı (Zeus) (23 km.), Küçük ve Büyük Kalamaki (30 km.) gözde plajlardır. Burada deniz kumundan çıkan kaynak suyu ve köklerinin yarısı denizde olan ulu çınar ağacı görülmeye değer bir doğal anıttır. Daha ilerideki Odun iskelesi ve İlyas Ağa plajlarına ancak denizden ulaşılabiliyor. Kuzey yönünde ise Pamucak plajları bulunur. (Selçuk bölümüne bakınız)
Körfezin güney ucunda, Doğanbey Burnu’nun doğusundaki liman Sünger Burnu’na uzanır. Limanın kuzeyindeki Kısık Yarımadası’ndaki tepede İonia kentlerinden Lebedos’un kalıntıları bulunmaktadır. Sünger Burnu’nun doğusundaki Çam Limanı tekneler için uygun demirleme yeridir.
DİLEK YARIMADASI MİLLİ PARKI - GÜZELÇAMLI
Davutlar ve Güzelçamlı’yı geçtikten sonra bölgenin en güzel doğal alanına ulaşılır.
10.995 hektarlık Dilek Yarımadası doğal alanı, 1966’da Milli Park ilan edildi. Dilek burnu ve çevresini içine alan Milli Park’a 07.00-20.00 saatleri arasında girilebiliyor. Bütün bir günü geçirebilirsiniz. Girişten sonra ana yol boyunca ilerlerken 1. km’de sağa doğru İçmeler Koyu tabelasını göreceksiniz. Ağaçların gölgesinde güzel bir koy, İçmeler. Aydınlık koyu (5. km) güzel kumsalıyla, Kavaklıburun (7. km) çınarlarıyla, Aydınlık kumsalı (11. km) güzel plajıyla ilgi çekiyor. Koylarda günübirlik ihtiyaçlarınızı karşılayacak tesisler ile piknik masaları ve ocaklar bulabilirsiniz. Deniz kenarında uzanıp yatanlardan değilseniz Milli Park’ta sık ağaçlıkların arasındaki patikalardan içerilere, tepelere doğru yürüyüş yapmanın keyfine bir bakın.
6. km’deki kanyon ve Dikkaya Vadisi küçük dereleri, sık bitki örtüsü ve patikalarıyla iyi bir trekking parkuru.
Milli Park’ın en yüksek yeri 1237 metredeki Dilek Tepesi’dir. Dağlık arazi konyonlarla, vadilerle bölünmüştür. Akdeniz bitki örtüsünün hemen bütün türlerini bir arada görebilirsiniz. Özellikle kuzey kesiminin bitki örtüsü çok zengindir. Defne ve kestane kuşakları yanında yüksek nem nedeniyle ıhlamur ağaçları da göreceksiniz.
Bu özelliği ile Karadeniz’i andıran bitki örtüsü şaşırtıcıdır. Ülkemizde çok az yerde yetişen kartopu ağaçları, Finike ardıcı topluluğu, pırnal meşesi ve dallı servilerin yetiştiği tek yer burasıdır. Bitki örtüsünün zenginliği hayvan türleri için de zenginlik getiriyor.
Milli Park’ta Anadolu parsı, yaban öküzü, yaban domuzu, vaşak, tilki, sansar, çakal, kurt, yabanileşmiş at ve tavşan gibi memeliler ile nesli azalan kartal, atmaca, şahin, akbaba gibi yırtıcı kuş türleri bulunur. Denizi ise balığın pek çok çeşidini sunar.
Milli Park’ta tepelere kadar çıkmayı düşünüyorsanız bunu yöreyi bilen bir rehber eşliğinde denemelisiniz. Ya da Kuşadası’ndaki seyahat acentalarının jeeplerle düzenlediği “Safari Turları’na” katılmalısınız.
KARİNE VE DOĞANBEY
Priene’den çıkıp Miletos için anayola dönmeden önce Karine’yi keşfetmeye ne dersiniz. Doğanbey’e yerleşen kentli aydınlar uzun yıllar önce çevrenin farkına varmışlar ve eski bir Rum köyü olan Doğanbey’deki evleri satın alıp restore etmişler. Gözlerden uzak bir tatil dünyası yaratmışlar kendilerine. Bu evlere bakıp da imrenmemek imkansız.
Karine’ye Doğanbey’den minibüslerle gidilebiliyor.
Ege’ye boğazlarla bağlı gölün uç nokktasında Karakol burnu çevresinde Karine antik kent kalıntıları bulunuyor. Kiralayabileceğiniz bir tekneyle Üçgözlü Güvercin mağarasına kadar gidebilirsiniz. Mavinin her tonunu içinde barındıran Karine, sıcak ve soğuk su yataklarına ve bol miktarda planktona sahip olduğu için çok zengin bir balık yatağı. Gölün az tuzlu sularında kefal, levrek, belikop ve lidaki kaynıyor. Çipuranın küçüğü lidaki (lida da deniyor) bölgenin en çok avlanan balığı.
SİT alanı olan bölgede konaklama olanağı yok. En yakın pansiyon Dalyan mevkiinde. Karine Kır Gazinosu salaş ortamıyla ilgi görüyor. Bölgenin balıklarından ısmarlayabilirsiniz. İsterseniz canlı levrek de satın alabilir siniz.

Kuşadası’nda her şey turizme odaklanmış. İzmir’e ve havaalanına yakınlığı, limanı ve antik Efes’in yanıbaşında oluşu, kısacası her şey ilçenin kaderini turizme bağlamış.

Kuşadası’nın tarihi çok eskilere uzanıyor. Ama bir turizm lmerkezi olarak hızla gelişmesi o kadar eskilere gitmiyor. Batı Ege’nin en büyük turizm merkezi olmanın bedelini aşırı yapılaşma ile ödedi.

Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı Kuşadası merkezinde.

Kuşadası yatların da uğrak yerlerinden biri. Yat Limanından bakınca koca bir kent gibi.

Kadınlar Denizi’nin adı erkeklerle kadınların birlikte denize giremedikleri dönemden geliyor. Şimdilerde denizi, kumu ve akşamüstü imbatı ile en popüler plaj.

                   Kuşadası’nda da artık Aqua park var. Su eğlenceleri ve animasyonlarıyla büyük ilgi görüyor.

Kuşadası-Pamucak arasında deve turu düzenliyor seyahat acentaları

Dilek yarımadası milli parkının birbirinden güzel koyları ve plajları

Dilek Milli Parkı, bölgede yapılaşmaya direnebilen tek yer olma özelliği de taşıyor.

Karine’de Zeus Mağarası

Karine gölü bir balık yatağı. Salaş balık lokantaları her mevsim açık.

alıntı

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

ALANYA

Her yıl biraz daha gelişen Alanya, yerli ve yabancı turistlerin gözdesi. Antalya’ya bağlı ve birçok ilden daha büyük olan Alanya’nın görkemli manzarasının en güzel seyredildiği yer, ilçeyi ikiye bölen yarım adanın tepesinde yer alan kale çevresi.

Akdeniz’in önemli turizm merkezi Alanya, birbirinden cazip aktiviteleri, görülecek yerleri, antik değerleri, renkli gece yaşantısı, erken açılıp geç kapanan sezonu ve tertemiz denizi ile yerli yabancı turistlerin gözdesi.
Her yıl biraz daha büyüyüp gelişen Alanya, Antalya’ya bağlı, birçok ilden büyük bir ilçe. Görkemli manzarasının en güzel seyir yeri ise ilçeyi ikiye bölen yarım adanın tepesinde yer alan kale çevresi sayılıyor. 6.5 km uzunluktaki kent surları ile çevrili kalenin yaklaşık 110 burçlu duvarları akşam saatlerinde turistlerin akınına uğruyor.

Alanya’da tatil
160 bin yatağı ile konuk ağırlayan Alanya’da, kahvaltı sonrası kilometrelerce uzanan kumsala erken saatlerden itibaren yerleşen turistler, Akdeniz güneşi altında gün boyunca denizin tadını çıkarıyorlar. Su kayağı, jet ski, paraşüt, , kano, su bisikleti ile gezip veya güneş şemsiyeleri altında kitap okuyarak dinlenenler, öğlen yemeğini hafif geçiştirip akşama daha iyi hazırlanıyorlar.
Plaj veya otel havuzlarını tercih edenlerin yanı sıra limanda bekleyen teknelerle çeşitli yerlerde kumlanmadan denize girmek isteyenler günübirlik turlara katılarak deniz üzerinde esintinin avantajı ile değişik yerler, koylar görme fırsatı buluyorlar.
Tekne Turları
Alanya Yatçılar Kooperatifine bağlı 73 tekne iki sınıfta toplanıyor ve 44 tanesi günlük tur için geri kalanı özel tur için hizmet veriyor. Sabah 10.30-11.00 arasında üzüm salkımı gibi dolup, birbiri ardına kalkan teknelerde yerlerini alan yolculara “I Feel Good”, “Wonderful World”, “Life is Life” gibi mutluluk hissettiren melodiler eşlik ediyor. Günlük yemekli turlarda kişi başı 5-10-15-20-30 YTL civarında ücret ödeniyor. Teknelerin ilk mola yeri limanın dışında bulunan antik tersanenin önü oluyor. Tertemiz ve dibi net olarak görünen denize sahip koyda yolcular, Alanya’nın tarihi simgesi Kızıl Kuleyi, Alanya kıyılarını seyrederek yüzme imkânı buluyorlar. Mola sonrası yeniden demir alan tekneler, topluca Korsanlar Mağarası, Fosforlu Mağara, Âşıklar Mağarasına, gidiyor, antik darphaneyi görüyor, Kleopatra plajında, kale eteklerinde ve yeni yapılan marina çevresinde yüzme molası veriyorlar. Bazı tekneler İncekum’a kadar yollarına devam ederken, bazıları yunusa çıkıyor! Denizin açıklarında seyreden teknelere % 80 yunuslar yarışarak eşlik ediyor. Arzu edenlere tekneden gözlük, şnorkel veriliyor, üç metre dipte yüzen, oyunlar yapan dost yunuslara yüzerek bakmak mümkün olabiliyor. Akdeniz’in tertemiz ılık ve tuzlu sularına kendilerini bırakanlar açık denizde serinliyorlar.
Teknede verilen öğlen mönüsü tavuk but, kanat veya köfte ızgara, spagetti, mevsim salatası ve iki çeşit meyve yiyen, dinlenmiş, mutlu ve bronzlaşan tenleri ile limana saat 16.00 de geri dönenler akşam hazırlıkları için otellerin yolunu tutuyorlar. Yağmur isimli tekne haftada üç gün mehtap turu da yapıyor.
Plaj yerine çevre gezilerini tercih edenlerin başlıca eğlenceleri, rengi ve berraklığı ile denizden olduğu kadar, karadan gelen konukların da yüzmeye ve piknik yapmaya doyamadıkları yeniden düzenlenen “Ulaş Dinlenme Kampı” oluyor.
Meraklılar donanımlı dalış tekneleri ile su altını seyre gidiyor veya 4×4 araçlarla safari turlarına katılıyorlar. Kiralık motorlar, atv çeşidi araçlarla, faytonlarla geziye çıkıyorlar. Alanya’da turistler Kızıl Kule, Tersane, Alanya Kalesi, Alanya Müzesi, Damlataş Mağarasını görmeyi de ihmal etmiyorlar. Özellikle Kızıl Kule şehir merkezinde olması ve gizemli hali ile ziyaretçi akınına uğruyor.
Kızıl Kule
Giriş katı sergi galerisi olarak kullanılan, ışık efektleri ile donatılmış kulenin ilginç mimarisi içindeki merdivenlerle kule terasına çıkanlar, burada bol bol anı fotoğrafları çekip, burçların arasından Alanya’yı tepeden seyrediyorlar. Kızıl Kule’nin yanından ayrılan dar patika ise eski Alanya evlerinin çokça bulunduğu kale içi semti Tophane’ye ulaşıyor. Burada bulunan çardak altı kafe ve büfelerde verilen kısa molalarda limanı seyrederek tost, demli bir çay, soğuk bir meşrubat içerek dinlenme imkânı bulunuyor. Antalya yönünden başlayıp Gazipaşa sahiline kadar devam eden kıyı bandı üzerindeki konaklama ve eğlence merkezleri ile ilçeyi ikiye bölüp, yarım adanın tepesinde yer alan Alanya Kalesi ziyaretçilerin vazgeçilmezleri gezi yerlerinin başında geliyor.

Alanya Kalesi
Adeta koca bir fuar kent görünümü kazanan Alanya’da gün batımında bambaşka bir atmosfer yaşanıyor. Sakin, keyifli, serin geziler için akşam saatlerinde Alanya Kalesine çarşı içinden veya Damlataş mağarası önünden çıkanlar, kale içindeki Bizans kilisesi, sarnıçlar, kale burçlarını görüyor, kale surlarında yürüyor. Denizden 250 metre yükseklikteki “Adam Atacağı Kulesi”nden denize taş yetiştirebilmeyi deniyorlar, gün batımını izliyorlar. Restorasyon çalışmalarının devam ettiği kalede Kale giriş kapısı ise bu yıl içinde restore edilen yakında ziyarete açılacak yerler arasında bulunuyor. Kaleye çıkışta ve inişte bir birinden sempatik hediyelikler haline getirilen su kabağından yapılma bebekler, su kabağı tavşanlar, abajurlar, çeşitli dokumalar, el işi oyalar, takılar ilgi görüyor. Alanya merkezinde gezilecek yerlerden biri de çok renkli sarkıt ve dikitlerin süslendiği Damlataş mağarası.
Çevresi yeniden düzenlenen restoran, otopark, plaj bölümü daha kullanılır hale getirilen ünlü mağara ziyaret yerlerinin bir başkası olarak ilgi çekiyor. Beş gözlü Tersane, Bizans, Roma, Helenistik uygarlıklarına ait eserlerin sergilendiği Alanya müzesi, Atatürk Müze Evi, ilginç olduğu kadar iç ve dış modern mimarisi ile dikkat çeken merkezdeki Kuyularönü Camii görülecek başka gezi ve ziyaret yerleri olarak öne çıkıyor. İlçe merkezinde bulunan ve su parklarından biri olan Damlataş Agua Center’ın su kaydıraklardan kaymak, su tünellerinden geçip, rafting botlarında yol almak gençlerin rağbet yerlerinden sayılıyor. Alanya Belediyesinin yeni çalışmalarıyla halkın kullanıma kazandırılmış ve palmiye ağaçlarıyla, kaktüsler, çiçeklerle bezenmiş yüzme havuzlu, fıskiyeli su havuzlu, parklarda dinlenmek, yürüyüşler yapmak, kortlarda tenis oynamak, oldukça keyif veriyor. Cuma günü pazar kurulan Alanya’da alışveriş bir başka zevk sayılıyor. Daimi açık dükkânların, butiklerin, kuyumcuların bulunduğu çarşılar ise dünyanın çeşitli yerlerinden gelen turistlerin ayrılamadıkları yerlerin başında geliyor.

Alanya Geceleri
Sahil boyunca ve çarşı içinde çeşitli restoran, bar, diskoların yer aldığı Alanya Merkezine akşam saatlerinden itibaren yoğun bir turist akını başlıyor. Otellerin yeni uygulaması ile her şey dâhil sistemde yemeklerini yiyen turistlerle, yemeyi otel dışında yemeyi tercih edenler ve bilhassa eğlence için barlara geliyorlar.
En çok rağbet gören yerlerin başında eski “Tek” binasının yer aldığı alanda hizmet veren “Queen Garden” bulunuyor. Etrafı alt katları bar olan binalarla çevrili bir meydan içindeki restoranda yemek yiyenler, hem kaliteli servis, hem de müzikli, eğlenceli, renkli bir akşam yaşıyorlar. Yusuf Açlan ve Hasan Akyürek işletmesi olan restoran barda servis elemanları ile barmenlerin katılımıyla çeşitli aktiviteler düzenleniyor. Rusya, Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkeleri başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden gelip, kısa sürede birbirleri ile kaynaşan turistler, danslar, alevli yemeklerin hazırlanışı, maytaplı içkilerle coşuyor, masalar arasında kuyruk olup, halay çekiyorlar. Müzik kabini olarak kullanılan eski model bir otomobil içinden yapılan yayına, ülkelerinde duydukları popüler müziklere hep bir ağızdan eşlik eden turistler, memnun ayrılıp, defalarca aynı yere geliyorlar. Barın gözde ve sevilen kokteyl içkisi Majito yeşil limon, nane, bakardi, limon suyu, soda, kırık buz ilavesi ile hazırlanıyor ve çok seviliyor. Gece 00.03 ‘e dek sürüyor.

“Bistro Elite” restoran bar ise bir başka gözde yer sayılıyor. Kalabalıktan ayrı bahçe içi, havuz çevresinde bulunan masalara yerleşenlere saat 10.30 dan itibaren canlı müzik yapan bir grup eşlik ediyor. Konuklar, Alanya gecelerine renk katan saksafon nameleri arasında caz, rock, cauntry rock müzik örnekleri arasında coşuyorlar.
Meşaleler yakılıyor, kâğıt peçete makinesi ile suni kar yağdırılıyor, sis makinesinin çıkardığı dumanlar arasında yerli yabancı turistler coşarak dans ediyorlar. Barın en çok siparişi verilen içkisi ise bardaksız içiliyor. Kocaman bir karpuz veya kavunun içi boşaltılıyor. İçine tropik meyve suları, buz ve çeşitli kokteyl malzemesi konuluyor. Portakal dilimlerinden kulak takılan karpuza, bıçakla ağız, göz, burun yapılıp içine pipetler konuyor üzerine de maytaplar yakılıyor. Bu servis ve Show masaya doğum günü pastası gibi ilgi çekiyor.

Bistro Bellman
Saatlerin 24.00′e yaklaştığı sırada restoran ve barlardan ayrılanlar bu defa sabahı karşılayacakları diskolara akın etmeye başlıyorlar.
Kıyı bandı üzerinde yer alan diskolar içinde en gözde olanlarının başında müdürlüğünü Charlie lakaplı Cevdet Kepenek’in yaptığı “Bistro Bellman” geliyor. Diskonun uzun barı ve bar çevresinde oturanlarla, üst kat, yan taraf, balkon, kapalı salon gibi çeşitli bölümleri dolduranlar, ritmik müziğin akışına kendilerini kaptırıyorlar. Sıcağın tetikledi atmosferde durgun hava dev vantilatörlerle dağıtılmaya çalışılıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde kırmızı meşaleler yanıyor, sürekli ışıklarla çevreye renkler saçılıp, lazer Show yapılıyor. Her an yeni bir şey oluyor veya olacakmış gibi bir intiba yaratılıyor. Çoğunluğu genç hanım turistlerin doldurduğu diskoda, fıçı bira başta olmak üzere içki çeşitleri ve enerji içecekleri su gibi tüketiliyor.

İlçenin tarihi eserleri Kızıl kule, kale ve surları, tersane başta olmak üzere geceleri ışıl ışıl aydınlatılıyor.
İskele caddesinde çeşitli sponsor firmalar ürünlerini tanıtırken çeşitli turnuvalar, etkinlikler, konserler düzenliyorlar.
Alanya’da her hafta turist değişiyor. Baş döndürücü güzellikte turist hanımlar ara sokaklarda ki konaklama tesislerinden plaja gidip gelirken, alış verişe çıkarken plaj kıyafetleri ile dolaşıyorlar.
Cuma günü turist getiren İsrail gemileri limana yanaşıyor. Bu nedenle güvenlik için özel gayret sarf ediliyor. Gümrük sahası olan limanın kapıları girişlere kapatılıyor. Gece görüşüne sahip 162 adet kamerayla kontrol altında tutulan ilçede % 40′ı sivil giyimli özel güvenlik birimleri turistlerin rahatsız edilmemeleri ve huzuru kaçıracak bir olay çıkmaması için sürekli görev yapıyor.


1 Nisan’da mevsimi açan Alanya, Kasım ayına kadar yazı yaşıyor. Yabancı konukların ilgisiyle yıl boyu oturulan ilçe soğuk, kar gibi mevsimsel olaylarla karşılaşmıyor. Royal Garden Hotel, Gardenia Beach Hotel, Grand Kaptan Hotel gibi oteller, arberetum benzeri bahçeleri, yüzme havuzları, voleybol sahaları, sağlık salonları, saunaları, alışveriş dükkanları toplantı salonları ile hem tatile hem de konferans toplantılarına da olanak tanıyorlar.

Gedevet Yaylası
Deniz haricinde gezi, piknik yapmak isteyenler için Türkiye’nin merkezden en çabuk ulaşılan yaylalarından olan Gedevet Yaylası deniz seviyesinden 1100 rakımda ve ilçeye 21 km uzaklıkta bulunuyor. Tüm yolları asfaltlanmış kimi apartman, kimi villa, kimi çiftlik evi ile dolu yayla, 2006 yaz aylarında günü birlik piknik alanına kavuşmuş. Kalem gibi düz ve uzun boylu sık çam ormanı içine kurulan mesire yerinde kamelyalar, hamaklar, tuvalet, piknik masaları bulunuyor. Geniş araç park yerine sahip alana, ücretsiz giriş yapanlar, Park Orman isimli restoranda yemek yerlerse yediklerinin ücretini ödüyorlar.
Çam kokulu mesire yerinde, yaz aylarının simgesi Ağustos böceklerinin korosu altında tatilin, pikniğin tadını çıkarıyorlar. Bilhassa Alanya nemli havası ve sıcağı ile etkilerken, Gedevet Yaylası klimatik ortamı, nispeten serin havasıyla soluk aldırıyor. Yayla yolunda bulunan Dokuzoluk Köyünün, yan yana dokuz çeşmesinden akan suyu beğeniliyor. Yaşları 900 olduğu sanılan Dokuz anıt çınar ağacı ulu gövdeleri ile hayret uyandırıyor. Yaşayan anıt ağaçların birinin boşalan gövdesi, yazlık berber dükkânı olarak işlev görüyor! Köyün misafirperver yerlileri esintili, gölgeli çınar ağaçları çevresinde yaptıkları ahşap terasları, kahve ve buluşup sohbet ettikleri yerler olarak kullanıyorlar.

Soğuğun ve sıcağın işlemediği doğal kovuklar:
Mağaralar
Hava şartları ister yağışlı ister soğuk olsun hiç üşümeyeceğiniz, etkilenmeyeceğiniz yerlere, Antalya’nın güzel ilçesi Alanya’daki Dim mağarasına gidiyoruz.

Dim Mağarası
Yağmur sularının Kireçtaşı kayalarında neden olduğu yarık ve çatlaklar boyunca oluşmuş doğal bir mağara Dim Mağarası. Son jeolojik zaman diliminde mağarayı şekillendiren yeraltı suları günümüzde daha da derinlere, yani Dim çayı seviyesine inmiş. Buna bağlı olarak mağara hacminin genişlemesi durmuş, fakat damlataş oluşmalarının yer yer devam ettiği görülmüş. Yağmur suları havada ki ve toprak örtüsündeki karbondioksitin bir kısmını içine alarak, karbonik asit oluşturmuş. Karbonik asitli sular kayaların yarık ve çatlakları boyunca sızarken, kireç taşlarını eritmiş. Bu kireçli sular mağara başlangıcına girdiğinde, basıncın azaltılmasıyla birlikte karbondioksitin bir kısmı tekrar havaya geçerek ve kireç çözeltisi tortulanmasını sağlamış. Bu sürecin binlerce yıl devam etmesiyle, mağara tavanından aşağı doğru dikitler oluşmuş. Dikitler, zamanla büyüyerek ve bazen de birleşerek sütunları oluşturmuşlar.

Dim mağarasının oluşum yaşı hakkında araştırma yapılmakla beraber, yaşının Türkiye’deki diğer karstik mağaralar gibi, yaklaşık 1 milyon yıl olacağı tahmin ediliyor. Dim mağarası, 360 m uzunluğunda ve 10-15 m genişliğinde. Deniz seviyesinden 232 metre yukarıda yer alıyor. İçindeki damlataş oluşumlarının zenginliği ve gölcükleri ile Avrupa’nın sayılı, Türkiye’nin ise ikinci büyük mağarası olma özelliğini taşıyor. Eski çağlardan beri yöre halkı tarafından bilinen ve barınak-ağıl olarak kullanılan Dim mağarası, mağara bilimcileri tarafından araştırılarak 1986′da ortaya çıkarılmış. Dim mağarası yurdumuzda özel girişimcinin açtığı işlettiği ilk mağara olması açısından da önem taşıyor. Mağ. Tur. A.Ş. mağarayı turizme kazandırmak amacıyla, 1997 yılında bakanlık onayı ile Orman Genel Müdürlüğü’nden kiralamış. Dim mağarası, 1990 yılında doğal sit alanı ilan edilerek, 1998 yılı Eylül ayında ziyarete açılmış. Yıl boyu her gün 09.00-17.00 arası açık ve girişi ücretli olan Dim Mağarası içinin sıcaklığı, yaz-kış 18 derece.
Mağaraya ilk giren, planlarını çizen ve ölçümlerini gerçekleştiren Dr. Nuri Gürdal, yürüme platformlarını yaparken mağara oluşumlarının spot ışıklarından zarar görmemesi için olağanüstü dikkat gösterdiklerini belirtiyor. Yürüme parkuru, ****l korkulukları ile gezi alanları belirlenirken, ısıyı arttırıp yosunlanma ve kararmaya neden olabileceği için ışıklandırma ölçülü tutulmuş. Damlataşlar tel örgülerle korunmuş, ücretsiz olan fotoğraf çekimi için sehpa ve yüksek asa film gerektiren mağarada, elektrik kesilmesi halinde, 5 saniyede devreye giren jeneratör bulunuyor. Gişede ise broşür ve kartpostallar satılıyor.

Dim mağarası gezi yolu
Mağaralar genellikle kasvetli, nem oranı yüksek basık tavanlı olur ama Dim mağarasında içinizi daraltan bir atmosfer ile karşılaşmıyorsunuz. Mağara ağzına merdivenle çıkıp patikaya girince, yol içerde ikiye ayrılıyor. 50 metrelik galeriyi görüp geri dönüyor ve uzun bölümü geziyorsunuz. Sonunda yeşil bir göl bulunan 300 metrelik yürüme alanına sahip galeride şaşırtıcı oluşumlar ziyaretçileri hem büyülüyor, hem de hayran bırakıyor. 18 derecede gömlekle gezebiliyor, üşümüyorsunuz. Klip çekimi için ideal bir mekân olan mağara inişli-çıkışlı bölümlerinde sarkıt, dikit, perde ve makarna oluşumları, Pamukkale salonundaki mağara gülleri, travertenleri ile görülmesi gereken mağaraların başında geliyor

 

 

 

Alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kızkalesi, Mersin Kızkalesi Efsanesi , Kız Kalesi Tanıtımı
Kızkalesi
Korikos sahil kalesinin 200 m. açığındaki küçük adacık üzerindeki kaleye “Kızkalesi” denir. Büyük bölümü ayakta olan Kızkalesi’nin kuzey ve güney uçları sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 m.dir. Kızkalesi ile sahildeki kale denizden bir yolla bağlanmış, denizden gelecek saldırılara karşı önlem alınmıştı.Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından 1448 yılında onarılan Kızkalesi bugün İçel turizminin sembolü haline gelmiştir.

Kızkalesi Efsanesi

Korikos’ta yaşayan Krallardan biri, bir kız çocuğu olsun diye gece gündüz Tanrıya yakarmaktadır. Sonunda dileği yerine gelir ve kız büyüdükçe güzelliği ve yardımseverliği ile herkesin sevgisini kazanır.
Günlerden bir gün kente bir falcı gelir. Kral onu saraya çağırtır, kızının geleceğini öğrenmek ister. Falcı prensesin eline bakınca irkilir ama bir şey söylemez. Kral zorlayınca “Kralım” der, Kızınızı bir yılan sokacak. Bu yazgıyı hiçbir şey bozamıyacak der ve siz dahi engel olamıyacaksınız deyip oradan ayrılır. Kral, kıza birşey söylemez ama düşüncelere dalar. Sonunda kıyıya yakın üçük bir adacık üzerinde, ak taşlardan bir kale yaptırmaya karar vererek kaliyi yaptırır ve kızını buraya kapatır. Olan biteni bilmediğinden kızı üzülmekte, günden güne eriyip gitmektedir. Günün birinde saraydan kaleye gönderilen bir üzüm sepetinin içinden çıkan bir yılan kızı sokar ve öldürür.




Alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

16 y.y’da Anadolu’nun dış ticaret kapısı Çeşme yöresiydi. Özellikle Cenevizli tüccarlar Çeşme’nin karşısındaki Sakız adasına yerleşmişlerdi. Sakız Adası 1556 ‘da Osmanlı’ların eline geçince Çeşme ticari üstünlüğünü; o döneme kadar yalnızca Batı Anadolu ürünlerinin satıldığı, küçük bir ticaret merkezi olan İzmir’e kaptırdı. Anadolu’nun başlıca ipek üretim merkezi olan Bursa yöresinin ipekleri eskiden Çeşme yoluyla Sakız adasına gönderilirken tüm ticaret merkezi İzmir oldu.  1850′li yıllarda Güneyi bataklık olan Alaçatı; zamanın Sadrazamının “Bataklığı kurutun!” Buyruğuyla Alaçatı’nın Güneyindeki tabii limana ulasan bir kanal açılır. Ovalardan büyük hendeklerle drenaj sağlanarak bataklık kurutulur. Açılan kanal daha sonraları gemilerin yanaştığı bir liman olur. Bu çalışmaya zamanın mimari Hacı Memiş Ağa önderlik eder ve adalardan imar işinde çalışmak üzere Rum işçiler getirtir. Gelen Rum işçiler Alaçatı Limanının 1000 m kuzeyinde yeni Alaçatı’yı inşa ederek yerleşirler. İşleyebilecekleri tarlaları olmadığı için, büyük toprak sahibi Türkler tarlalarını tesis edip işletmek ve bir süre sonra devretmek koşuluyla Rumlara verirler. Bir anlamda bu, yap-işlet-devret modelidir. İşletme sahibi Rumlar Alaçatı’da bağcılığı geliştirirler.
Günümüzden yüzyıl önce Alaçatı’dan şarap dış ülkelere ihraç edilir. Alaçatı şarabı dünyanın kaliteli şarapları arasında yerini alır. Bu yüzden Alaçatı kiliselerinin en önemli süsleme figürleri üzüm salkımlarıdır. 1873 yılında Alaçatı’da Belediye teşkilatı kurulur. Takriben 19. yy ‘dan önce Alaçatı ve çevresinde, Çeşme, Köste, Çiftlik, Ovacık vs. ile birlikte 45 bin kişi yaşamaktadır. Bu nüfusun 40 bini Rum geriye kalan beş bini Türklerdi. Hilmi Uran 1914′te Çeşme’ye Kaymakam olarak tayin edilir. Göreve başladığından bir iki ay sonra Balkanlar’dan özellikle Yugoslavya, Makedonya, bölgelerinden ilk göçmenler gemi ile Çeşme’ye gelir. Göçmenlerin gelişi Rumlar arasında panik yaratır, ve kısa zaman içinde bölgeyi terk ederler. Yugoslavya’dan gelen bu göçmenler Alaçatı’da iskân edilir. Bağcılığa yabancı olan göçmenler şarapçılığı hiç bilmezler. Selanik’ten Makedonya’nın Karacaova bölgesinden ve Girit, İstanköy gibi adalardan mübadil göçmenler gelir. Alaçatı’da tütüncülüğün gelişmesini sağlarlar. Tütün, kavun yetiştiriciliği ve hayvancılık 1980′li yıllara Alaçatı’yı taşıyan unsurlardır. Daha sonra tarım üretiminin yerini esnaflık, kısmen balıkçılık ve turizm almıştır.

ALAÇATI’nın Doğal Yapısı ve Termal Su

Batısında Çeşme’ye sınır Karadağ sönmüş bir yanardağ olup zengin termal kaynaklara sahiptir. Bucak merkezinin civarında, yağmur sularını taşımaya yarayan küçük dere yatakları bulunur. Alaçatı ovalarından Buca ovası üzerine kurulan Alaçatı - Kutlu Aktaş içme suyu barajı 1998 yılında hizmete girmiştir. Yörenin tarıma elverişli topraklarında özellikle zeytin, anason, soğan ve enginar üretilmektedir. Ayrıca Alaçatı Türkiye’nin tek sakız ağacı bahçesine sahiptir. Güneyinde doğal Alaçatı Limanı, devamlı esen rüzgârına rağmen dalgasız denizi ile dünyada surf yapmaya elverişli önemli merkezlerden biridir. Yöre Akdeniz ikliminin tüm özelliklerini taşımaktadır. Kışları yağışlı - ılıman, yazları sıcak ve kurak geçmektedir. Alaçatı nüfusu da mevsimine göre değişir. Kışlık nüfus 10000 iken yazları 60000–70000′i bulmaktadır.Termal su insan sağlığına faydalı ve tedavi edici özelliğe sahip. Değişik oranlarda minerallere sahip termalin insan sağlığına faydalı ve tedavi edici özellikleri var… Termal su ve özel bitkilerin karışımı ile hazırlanan bitki banyoları, vitamin eksikliğine bağlı kemik, eklem ve iskelet sistemi rahatsızlıklarına çok iyi geliyor.

Alaçatı’dan Fotoğraflar

 Alıntıdır ..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Avşa Hakkında

Adanın Konumu
Marmara Denizi’nin güneybatısında 3 büyük (Marmara, Avşa, Paşalimanı) ve 9 küçük (Ekinlik, Koyun, Mamalı, Hasır, Pale, Fener, Asmalı ve Paşalimanı Koyundaki 2 adacık) ada vardır. Marmara Adaları ismini taşıyan bu adalar, yapı ve yerşekilleri bakımından Kapıdağ Yarımadası’nın Marmara Denizi’ ndeki uzantısı görünümündedirler. 4. zamanın sonlarında deniz seviyesinin yükselmesi ve alçak kesimlerin sular altında kalması sonucunda, anakara Kapıdağ Yarımadası’ndan ve birbirlerinden ayrılarak bugünkü şekillerini almışlardır. Avşa Adası’nın, Ma