Kategori 'Ülkeler Tarihi' Category

Asıl adı Mehmed Şemseddindir. Fatih devri mutasavvıf ve din alimlerinden olan Akşemseddin, 1389 yılında Şam’da doğdu. Küçük yaşta babası Şeyh Hamza ile birlikte Anadolu’ya geçerek Göynük’e yerleşti. Burada medrese tahsili gördü, müderris oldu. Özellikle hekimlik alanında derin bir bilgi sahibi idi. Çeşitli hastalıkları tedavi ediyor, özellikle ruh hastalıklarının tedavisinde başarı gösteriyordu. Bunun için kendisine Tabîb’ül-ervah yani ruhların doktoru deniyordu.

Daha sonra tasavvuf yoluna girerek Hacı Bayram-ı Velî’ye intisap etti. Hacı Bayram-ı Velî’nin ölümünden sonra, onun halifesi oldu.

Akşemseddin daha sonra Edirne’ye geçti. Edirne sarayında bulunan Osmanlı padişahı II. Murad, bu genç, âşk dolusu, her bilgide üstün, olgun sofîyi ziyaret eder ve oğlu şehzade Mehmed’in eğitim ve öğretimini üzerine almasını rica eder. Akşemseddin bu teklifi reddetmez. Yıllarca ona bilgi aşılar. Şehzade Fatih, padişah olunca da yanından ayrılmaz, Onun en yakın hocası ve danışmanı olarak görevini sürdürür.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u kuşattığı zaman bilgisine olduğu kadar şahsına da büyük değer verdiği ak sakallı âlim Akşemseddin de beraberinde bulunuyordu. Âyet-i kerimeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan Akşemseddin, bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret-i Eyyûb el-Ensarî’nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak istemişti.

Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el-Ensarî, Hazreti Muhammed’i Mekke’den Medine’ye hicretinde evinde misafir eden, Hazret-i Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi. Emevîlerin ilk halifesi Muaviye, oğlu Yezîd’in kumandasındaki bir orduyu İstanbul’u fethe gönderdiği zaman, çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd’i de “uğurlu kişi” olarak bu sefere memur etmişti. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul’un muhasarası sırasında vefat etmiş ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilmişti.

İslâm tarihinin verdiği bilgi bundan ibaret kalıyordu. Akşemseddin, bu bilgininin ışığı altında Hazret-i Eyyûb’un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu biliyordu.

Bundan sonrasını, XVII. yüzyılın büyük yazarı Evliya Çelebi, ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakletmektedir:

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederken, yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub’un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin:

“Beyim, Alemdâr-ı Resulullah Ebâ Eyyûbü’l-Ensârî bu mahalde medfundur, diyerek bir hıyâban-ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler, Efendi Hazretleri, Eyyûb’un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı, diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp, mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han’a hitâben:

– Hünkârum, hikmet-i Hüdâ… Seccademizi tam Hazret’in kabri üzerine sermişler! diye konuştu.

Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta, üç zira (eski bir ölçü) derinlikte, dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile, “Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb-ül Ensarî” dive yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında, Hazret-i Eyyûb’un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıktı. Sağ elinde tunç bir mühür vardı. Taş tekrar yerine kapatıldı, üzeri örtüldü…

İşte; asırlardan beri, İstanbul’un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunmuştu. Sonra bu kabre, şaheser bir türbe yapıldı.

İstanbul kuşatmasının ellinci gününden sonra büyük bir Haçlı ordusu ile donanmasının Bizans’a yardıma yetişmekte olduğu haberi askerin morali üzerinde olumsuz bir tesir yapmaya başlamıştı. İşte o zaman ortaya çıkan ak sakallı Akşemseddin, orduya hitâben tarihi konuşmasını yaparak mânevi gücü tekrar yerine getirmesini bilmişti:

“Ey asker… Biliniz ki, bu fetih, Cenâb-ı Hak katında size ve Sultan Mehmet Han’a takdir kılınmıştır. Kim ki bundan şüphe eder, imândan sapıtmış olur…”

Hazret-i Eyyûb’un kabrini keşfettikten sonra mânevi değeri asker nazarında pek büyümüş olan Akşemseddin’in bu sözlerine, herkes imânı ile inanmış ve üç gün sonra tarihin en büyük zaferine ulaşmasını bilmişti.

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi:

­ Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır…diyerek şiddetle reddetmiştir.

Artık kendi görevinin de bittiğine inanmıştır. Padişahtan Göynük’e gidip, orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de, sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük’e uğurlar. Göynük’te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalan Akşemseddin, Fatih’e yazdığı mektuplarda, Ona, yeni ufuklar açar.

Ömrünün son altı yılını Göynük’te zikir, ibâdet ve fakir hastaları tedavi ile uğraşarak geçirdi. 1459 yılında Göynük’te vefat etti.

Akşemseddin’in, bugün İstanbul Feyzullah Efendi Kütüphanesinde bulunan Hayatın Maddesi ve Tıp adında, Türkçe, elyazması iki büyük cilt eseri vardır. Ayrıca Hall-i Müşkilât, ve Makâmât-ı Evliyâ gibi eserleri bilim dünyasınca tanınmaktadır.

Herhalde onun en büyük eseri, Fatih Sultan Mehmed gibi büyük bir devlet adamını yetiştirmiş olmasıdır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

6. ve 12. yüzyıllar arası bugünkü Belarus’un olğugu yerde şimdi olduğu gibi Slavlar yaşardı.lk Doğu Slavları Varangianlarla yavaş yavaş etkileşim içine girdi ve Varangianlar onları Kievan Rus ülkesi altında topladı.Belarus bağımsızlığını ilk olarak 25 Mart 1918′de Belarus Halk Cumhuriyetini kurarak ilan etti. Cumhuriyet kısa ömürlüydü ve rejim Almanların çekilmesiyle bi kenara atıldı. 1919′da Belarus Sovyet Sosyalist Belarus Cumhuriyeti adını aldı. SSCB’nin 70 yıl süren tamalayıcı ögesi olduktan sonra, Belarus 1991′de bağımsızlığını ilan etti. Belarus Rusya’ya diğer eski Sovyet Cumhuriyetlerin olduğundan daha yakın oldu, politik ve ekonomik bağları koparmamaya gayret etti. Belarus ve Rusya 8 Aralık 1999′da daha derin politik ve ekonomik iş birliğini amaçlayan iki kişilik bir antlaşma imzaladılar. Belarus’un anlaşmanın çerçevesini kabul etmesine rağmen hala tamamlanması gereken ciddi uygulamalar var. İlk başbakan olan Alexandr LUKASHENKO Temmuz 1994′te seçilmesinden bu yana gücünü istikrarlı bir biçimde otoriter yollardan pekiştirdi. Devlet konuşma ve basın özgürlüğüne, özgürce toplantılar düzenlemeye ve dini ibadetlerin devamına kısıtlamalar getirmiştir.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

DÜNDEN BUGÜNE ÇEÇENISTAN…

21.Yüzyila sahit olan insanlar, bir zamanlarin süper gücü Rus ordulari karsisinda bir avuç insanin kahramanca direnmesini yeterince anlamlandiramadilar. Bati medyasina göre direnenler birer asiydiler. Ama sorgulayici akil için, bu kadar baskilara karsi bir millet suuru olmadan asilik kimligi ile bas koymanin pek de inandirici olmadigiydi. Aslinda Çeçenistan’da direnisin bir öyküsü vardi. Bu öykü oldukça derin ve gerilere kadar uzaniyordu. Çeçenistan’daki savasi da tam olarak yorumlayabilmek için bu öyküyü okumak gerekiyordu. Bu direnis anlamini tarihten aliyorlardi herseyden önce. Kisacasi her Çeçen’in daragaciginda dedelerinden kalma bir miras vardi: Özgürlük için direnis. Allah bu mirasi esit bir sekilde paylastirmisti.

Iste Çeçenlerin öyküsü:

Çeçenistan - Içkeriya Cumhuriyeti topraklari, 400 yillik bir savas sonrasinda 20.Yüzyila girerken Rusya ordusu tarafindan isgal edildi. Kafkas savasinin bitisi resmi tarih kaynaklarinda 1859 olarak gösteriliyor. Bu ayni zamanda Imam Samil’in teslim tarihidir. Oysa Çeçenistan topraklarinda aktif askeri hareketler, ta 1878′lere kadar Samil’in naibi Baysungur, Magomed (Muhammed) Emin ve Çeçenistan Imami Alibek Haci önderliginde
devam ettirilmistir. Çeçenistan’da Rus isgal yönetimine karsi askeri hareketler 1876 yilina kadar sürdürüldü. Son Çeçen askeri liderlerinden Hasuha Magomadov 1876 yilinda öldürüldü.

1780 Çeçenler, Çarlik Rusyasinin isgaline karsi direnis baslattilar. Cihadin lideri Seyh Mansur’du. Imam Mansur 1791′de tutuklandi ve 1794′te Slisselarg hapishanesinde sehit edildi.

1816 General Yermalov Kafkasya’ya komutan tayin edildi. Yermalov büyük bir ordu hazirlayarak Kuzey Kafkasya’da katliama start verdi.

1828 Savas Kafkasya’ya yayildi. Ruslara karsi direnis Dagistan’da Müslümanlari örgütleyen Imam Gazi Muhammed ve Imam Hamzat önderliginde devam etti.

1834 Imam Hamzat’in sehit edilmesi üzerine direnise Imam Samil önderlik etmeye basladi. Taso Haci liderligindeki kuvvetler de Imam Samil saflarina katildi.

1839 Çarligin Kafkas istilasi Çeçen topraklarina Rus baskinlariyla devam etti. Imam Samil liderligindeki bütün Kuzey Kafkasya halklari gazavata basladilar. Rus tarihine Kafkas Harbi olarak geçen Milli Azadlik cihadi tam 25 yil sürdü.

1859 Ruslar, Çeçenlerin son duragi Vedeno köyünü de isgal etti. Imam Samil esir düstü. Fakat Çeçenler yilmadi. Savas 1864 yilina kadar devam etti.

1877 Çeçen ve Inguslar yeniden ayaklandilar. Iki yillik çetin savastan sonra Ruslar, Çeçen ve Inguslari vatan topraklarindan sürgün ettiler ve bölgeye Rus Kazaklarini yerlestirmeye basladilar. Bunun üzerine Çeçen ve Inguslar gerilla savasi baslatti. Zalimhan, liderligindeki mücahitler 1917 yilina kadar Rus Kazaklarina karsi savastilar.

11 Mayis 1918 Rusya Çar Imparatorlugunun çöküsünden sonra, Kafkasya’da Çeçen siyasi liderlerinden Tapa Çermoyev’in baskanliginda “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti” kuruldu. Bu Cumhuriyet Almanya ve Osmanli Devleti tarafindan tanindi. Ancak bu devlet, önce beyaz ordu, daha sonra da bolsevik ordusunun hücumuna maruz kaldi ve isgal edildi.

1919-1920 Mücadele Seyh Uzun Haci baskanliginda devam ettirildiyse de 1921 yilinda Kuzey Kafkasya Bolsevikler tarafindan tamamiyla isgal edildi. Fakat özellikle Çeçenistan’da gerilla hareketleri durmadi. Ayrica Kafkasya’daki Rus yayilmaciligina bu sefer Komünizm gerekçeli baskilar eklenmisti.

1922 Komünistler, bölgeyi “Çeçen vilayeti” ilan etti.

1924-25 Kafkasya Sikiyönetim Komutanligi, hapis furyasi baslatti.

1929 Kafkasya Harbi Komutanligi, Kuzey Kafkasya’da halkin topraklarina el koymaya baslarken buna karsi çikan Çeçenler de, Sit Islambulov liderliginde yeni bir baskaldiri hareketine start verdiler.

1930 Kizirlordu, Sit Islambulov liderligindeki mücahitlerle anlasma yoluna gitti. Bu anlasmayla Sovyetler, Çeçen Inguslarin haklarina saygi duyacaklarina dair garanti vermis oldular.

1931 KGB, anlasmayi bozdu ve Sit Islambulov ve arkadaslarini kursunlatirdi. Sit Islambulov’un yerine kardesi Hasan Islambulov geçti. Kizilordu ile savas 1935 yilina kadar devam etti.

1932 Nogayyurt bölgesindeki halk ayaklandi. Buna karsi daha sonra KGB’ye dönüsen NKVD buradaki halki hapislere tikarak iskence uyguladi. Sonra diger yerlerdeki milleti kötülemek için kizil partizan Ibrahim Gelderan liderliginde sahte bir ayaklanma gerçeklestirildi. Böylece KGB, halki Kizilordu kursunlarina hedef ettirmeyi basardi.

1936 Moskova, Çeçen-Ingus vilayetine, Çeçen Ingus Sovyet Sosyalist Özerk Cumhuriyeti adini verdi. “Sovyet Sosyalist” kelimelerini itirazi olan kisileri 1937 yilinda hapse attilar. Bir yil içinde binlerce kisi tutuklandi ve hiçbirisi evine dönemedi.

1940 Tehcir politikasi baslatan Ruslara karsi Hasan Islambulov liderliginde baslayan ayaklanma Kafkasya’da birlestirici rol oynadi. Hasan Islambulov, Satoy sehrini ele geçirdi ve Galanoj Ingus halkinin geçici hükümeti kuruldu. Ruslarin onca saldirisi Islambulov taraftarlarini yok edemedi.

1942 Çeçenistan’da, Çeçen Devletinin yeniden kuruldugu ilan edildi. Devletin basinda avukat Hasan Israilov vardi.

23 Subat 1944 Genis çapli askeri operasyon sonucunda, tüm Çeçen halki, Kirim, Karaçay, Balkar ve Ahiska Türkleriyle birlikte, Stalin tarafindan Sibirya ve Türkistan steplerine sürgün edildiler. Çeçenistan topraklarinda tek tek gerilla gruplari ta 1976 yilina kadar faaliyet gösterdiler.

1944 Bu topyekün sürgün sirasinda binlerce Çeçen açlik, salgin hastalik ve Rus kursunlarina hedef oldu.

1957 Sovyet lideri Nikita Kurusçev, sürgündeki Çeçen ve Inguslara, eski durumlarina kavusmalari için bazi haklar tanidi. Sürgündekiler, Çeçen Ingus Cumhuriyeti’ndeki yurtlarina dönmeye basladilar. Bu arada Moskova, Rus Kazaklarini Çeçen Ingus topraklarina yerlestirmeye ve nüfus yapisini degistirmeye devam ediyordu.

1976 Çeçenistan daglari bu tarihe kadar silahli mücadelelere tanik oldu.

1982 Sovyetler Birligi Komünist Partisi’nin birinci adami Brejnev’in yardimcisi Süslov, “Baska milletler, Sovyetler Birligi’ne kendi arzulari ile katilmislardir” diyerek asimilasyon politikasini sürdürdü.

1988 Çeçen Ingus Halk Cephesi kuruldu. Hoca Ahmet Bisultanov lider seçildi. Cephe, ilk eylem olarak Gudermes’te yapilmakta olan kimya fabrikasina karsi protesto gösterileri düzenledi. Bu arada siyasi teskilâtlar da kuruldu. Bu teskilâtlar, 1990 yilinda siyasi parti kimligi kazandi.

23-25 Ekim 1990 Grozni’de Çeçen Halki Kongresi yapildi. Kongrede, Çeçen halkinin bagimsizliginin ve devletinin yeniden ihya edilmesine iliskin deklarasyon kabul edildi.

27 Ekim 1990 Çeçen-Ingus Cumhuriyeti’nin Moskova yanlisi yönetimi, Çeçen Halk Kongresi’nin yayinladigi Deklarasyonu onayladi; ayrica kendisi de Çeçen-Ingus Cumhuriyeti’nin devlet bagimsizligi hakkinda bir deklarasyon yayinladi. Sözde özerkligin kaldirildigi, SSCB ve RF disinda bagimsiz Çeçen-Ingus Cumhuriyeti’nin kuruldugu ilan edildi. Çeçen halki, SSCB ve RF tarafindan yapilan herhangi bir referanduma veya devlet baskani seçimlerine katilmamistir.

8 Temmuz 1991 Çeçen Halk Kongresi 2.Toplantisi’nda alinan kararda, Sovyet hükümetine, Çeçenistan’la genis çapli bir Ittifak Anlasmasi yapilmasi önerilmisti. Çeçenistan’in özerklik statüsünün degismis olmasindan dolayi ve Çeçen Halk Kongresi karari dogrultusunda, Çeçen-Ingus Cumhuriyeti Moskova yanlisi yönetiminin mesrulugunu kaybetmis oldugu ilan edildi.

19 Agustos 1991′de Moskova’da gerçeklestirilen darbe girisiminden sonra, Çeçen Halk Kongresi, darbecilere karsi silahli direnmeyi organize etti.

1 Eylül 1991 Çeçenistan’in her seviyeden olan Sovyet meclis temsilcilerinin de katilimiyla Çeçen Halk Kongresi’nin 3.Toplantisi gerçeklestirildi ve burada, Moskova yanlisi Çeçen-Ingusetya Yüksek Sovyeti’nin düsürülmüs oldugu, keza Rusya ile yüzyillarca sürdürülen savaslar sonucunda kaybedilmis olan devlet bagimsizligi ve devlet hukuki statüsünün ihya edilmis oldugu ilan edildi.

6 Eylül 1991 Eski Moskova yanlisi yönetimin Yüksek Sovyet’i düsürüldü. Yüksek Sovyet, KGB ve Içisleri Bakanligi binalari Çeçen Halk Kongresi’nin denetimine girdi.

15 Eylül 1991 Eski Çeçen-Ingusetya Yüksek Sovyeti kendini fesh etme yönünde karar aldi. Çeçen Halk Kongresi, Çeçenistan’in her seviyeden olan Sovyet meclis temsilcilerinin de katilimiyla, Geçici Yüksek Konsey olusturdu. Bu Konseye, bagimsiz Çeçenistan devletinin Baskan ve Parlamento seçimlerini gerçeklestirmek görevi verildi. Mesru seçimlerin yapilabilmesi için gereken hukuki belgeler ve kanuni islemler Kongre ve Geçici Yüksek Konsey tarafindan düzenlendi.

Ekim 1991 Ingus halki, Ingusetya’da kendi kongresini yapti ve merkezi Nazran sehrinde olmak üzere kendi cumhuriyetinin kurulmus oldugunu ilan etti.

27 Ekim 1991 Dünyanin 23 devletinden ve uluslararasi kuruluslardan gelmis olan gözlemcilerin gözetiminde, bagimsiz Çeçen devleti parlamentosu ve devlet baskani seçimleri yapildi. Seçim sonuçlari ile ilgili olarak, uluslararasi gözlemcilerin seçimlerin mesrulugu konusunda düzenledigi tutanak kabul edildi. Çeçen Halk Kongresi Baskani olan, stratejik hava kuvvetleri generali Cahar Dudayev, bagimsiz Çeçen devletinin
Baskani seçildi. Ayni zamanda 41 milletvekilinin olusturdugu parlamento da seçildi.

1 Kasim 1991 Çeçen Devlet Baskani C. Dudayev, ilk olarak “Çeçen Cumhuriyetinin Devlet Bagimsizliginin Ihya Edilisine Dair” kararnameyi imzaladi. Rusya Federasyonu Devlet Baskani Boris Yeltsin, olaganüstü hal ilan ederek Çeçenistan’in baskenti Grozni’ye asker gönderdi. Bu askerlerin Grozni havaalaninda Devlet Baskani Dudayev’e
bagli askerler tarafindan engellenmesi üzerine, Rusya Parlamentosu olaganüstü hali kaldirdi ve Rus askerleri 3 gün sonra geri döndü.

12 Mart 1992 ÇIC parlamentosu, bagimsiz Çeçen devletinin anayasasini kabul etti; ki burada, Çeçen Cumhuriyeti’nin devlet bagimsizligina dair tutanak, anayasal normlar üzerine oturtulmustu.

Nisan 1992 Çeçen hükümeti ile yapilan bir anlasma dogrultusunda; Rusya ordulari, Çeçenistan topraklarindan tamamen çikarildi. Bu tarihten itibaren Çeçenistan topraklarinda tek bir Rus askeri dahi kalmamistir.

Haziran 1992 Çeçen-Ingus Cumhuriyeti, “Çeçenistan” ve ‘Ingusistan” olarak birbirinden ayrildilar. Ingusistan, Rusya Federasyonu içerisinde kalmaya karar verirken Çeçenistan’in bagimsizlik karari Rusya tarafindan reddedildi.

1994 Moskova, “Çeçenistan suçlular karargahi haline geldi” diyerek propaganda savasi baslatti. Bu arada halka Cahar Dudayev’i devirme çagrisi yapti

2 Agustos 1994 Rusya’nin destegini alan Geçici Konsey, Cevher Dudayev’i devirme çalismalarina basladi.

25 Kasim 1994 Moskova destekli isyancilar, tank ve agir silahlarla Grozni’ye saldirdilar. Fakat bir gün sonra geri çekilmek zorunda kaldilar.

29 Kasim 1994 Boris Yeltsin, Dudayev ve muhalefete 48 saat içinde silahlarini birakmalari çagrisinda bulundu. Aksi halde olaganüstü hal ilan edecegini açikladi. Rus uçaklari Grozni’yi bombaladi.

30 Kasim 1994 Rus uçaklari tarafindan yeni bir hava saldirisi daha yapildi. En az 10 uçagin katildigi saldiridan sonra Cahar Dudayev, kadin ve çocuklardan Grozni’yi terketmelerini istedi. Rusya, Çeçen sinirina asker yigmaya basladi.

1 Aralik 1994 Rusya’nin, verdigi sürenin bitmesine ragmen, hiçbir harekette bulunmayan Yeltsin, Çeçenlerin elindeki Rus esirleri geri alabilmek için her yolu deneyecegini açikladi.

6 Aralik 1994 Çeçenistan’in bagimsizligina kavusmasinin ardindan Rusya ile ilk kez üst düzey bir toplanti yapildi. Rusya Savunma Bakani Pavel Graçev ve Cahar Dudayev, yaptiklari görüsmede, krizin sona ermesi için güç kullanilmamasi konusunda görüs birligine vardilar.

7 Aralik 1994 Rus Güvenlik Konseyi, taraflarin silahsizlandirilmasi için bütün anayasal tedbirlerin uygulanmaya konulmasini istedi.

8 Aralik 1994 Boris Yeltsin, anayasal tedbirlerin uygulanmasini istedi.

10 Aralik 1994 Rusya, Çeçen hava sahasi ve sinirini kapattigini açikladi. Grozni yine bombalandi. Dudayev’in yardimcilarindan biri, Rusya’nin Çeçenistan’i isgal etmeleri halinde, Rus askerlerinin tabut içinde terk edeceklerini söyledi.

11 Aralik 1994 Rus askerleri, 3 koldan Çeçenistan’a girdiler. Yeltsin, 15 Aralik tarihine kadar süre taniyarak, Çeçenlerin silahlarini birakmalarini istedi.

12 Aralik 1994 Rus uçaklari, Grozni yakinindaki hedefleri bombaladi. Grozni’nin disindaki köylerde agir çarpismalar meydana geldi.

14 Aralik 1994 Cahar Dudayev, Rusya’yi uyararak bir adim daha atmalari halinde, gerilla savasi baslatacaklarini ilan etti. Baris ümidi, Çeçenlerin Rusya’nin isteklerini reddetmeleri ile son buldu.

15 Aralik 1994 Boris Yeltsin, Dudayev taraftarlarinin silah birakmasi için verdigi süreyi 48 saat daha uzatti. Dudayev, Rus askerlerinin çekilmesi halinde masaya oturacagini açikladi.

16 Aralik 1994 Çeçenistan’a gönderilen bir Rus general, Yeltsin’in hareketinin anayasaya aykiri oldugunu belirterek, “Bir adim daha ileri gitmeyecegini” ilan etti. Rusya Güvenlik Konseyi yaptigi açiklamada, verilen süreyi cumartesi gece yarisina kadar erteledi.

17 Aralik 1994 Rusya Disisleri Bakani Andrei Kozirev, yabancilarin ülkeyi terketmesini istedi ve Dudayev’i bir defa daha görüsme masasina davet etti.

18 Aralik 1994 Rus uçaklari gece yarisindan itibaren Grozni’yi bombalamaya basladilar. Fakat kara harekâtina geçilmedi. Grozni’de bulunan Dudayev taraftarlari sessiz kalarak Rusya’nin ikinci bir adim atmasini beklediler.

19 Aralik 1994 Rus kuvvetleri özellikle sivil yerlesim birimlerini bombalayarak 16 kisinin ölümüne sebep oldu. Grozni’ye yönelik hava saldirilari yine devam etti. Grozni disinda yogun çarpismalar oldugu bildirildi. Bölgede bulunan gazeteciler, Petropavlovskaya köyünün Ruslarin eline geçtigini bildirdi. Cumhurbaskanligi Sarayi’na yönelik
saldirilarda sarayin isabet almadigi mermilerin bos araziye düstügü belirtildi.

Ocak 1995 Rus tanklari Grozni’nin merkezine dogru ilerlemeye basladi.

Subat 1995 Mücahitler baskent Grozni’yi terk etmeye basladi.

Nisan 1995 Avrupa Güvenlik ve Isbirligi Konferansi AGIK, Çeçenistan komisyonu kurmaya karar verdi. Dudayev, Rusya içinde saldirida bulunma tehdidinde bulundu. Argun, Gudermes ve Sali’yi ele geçirmeye basladi.

Mayis 1995 Rus askerleri Kafkas dagina dogru ilerledi. AGIK himayesinde yapilan görüsmelerin ilk turunda sonuç alinamadi.

Haziran 1995 Rusya Askerlerinin güneydogudaki mücahitlerin karargâhini ele geçirdiklerini duyurdu. Ursalr, Satoy ve Nazhoyyurt’u da aldilar.

14 Haziran 1995 Çeçenistan’a 70 kilometre mesafedeki Stavropol sehrinin Budonnovski kasabasina baskin düzenleyen Samil Basayev liderligindeki bir grup mücahit, bir hastanede yüzlerce Rus’u rehin aldi.

15 Haziran 1995 Rusya, Kuzey Kafkasya’daki kuvvetlerini alarma geçirdi. Yeltsin, Rus sivillere sakin olmalari çagrisinda bulundu.

16 Haziran 1995 Rus askerleri, Çeçenlerin saldiri ihtimaline karsi Moskova’daki kilit öneme sahip binalari korumaya aldi. Rus parlamentosundaki gruplar, hükümetin istifasini istedi. Yediler toplantisi için Kanada’ya giden Yeltsin’e geri dön çagrisinda bulunuldu.

17 Haziran 1995 Rus askerleri hastaneye baskin düzenledi. Operasyon basarili olamadi. Ancak Basayev, 220 kadin, çocuk ve hastayi serbest birakti. Yeltsin; baskinin kendisinin Moskova’dan ayrilmasindan sonra gerçeklestirildigini açikladi. Basbakan Çernomirdin ise, rehinelerin serbest birakilmasina karsilik Çeçenistan’da ateskes yapilmasini teklif etti.

18 Haziran 1995 Rusya Basbakani Çernomirdin, mücahitlerin komutani Samil Basayev ile telefonda görüstü. Mücahitler, 126 rehineyi daha serbest birakti. Bâsayev, kendi adamlarini ve rehinelerin bir kismini Çeçenistan’a götürmek için bir otobüs istedi. Çeçenistan’daki Rus komutan, bütün askeri operasyonlarin durdurulmasi talimatini verdi.

19 Haziran 1995 Baris görüsmelerinin yeni turu Grozni’de basladi. Mücahitler 764 rehineyi daha serbest birakti ve bir Rus tuzagina karsi bazi gazeteciler, parlamenterler ve çok sayida Rus’un bulundugu otobüsten olusan konvoyla Budonnovski’den ayrildi.

30 Temmuz 1995 Heyetler arasinda askeri anlasma imzalandi. Anlasmaya göre; Ruslar, Çeçenistan’daki askerlerini çekecek, Çeçenler de savunma maksatli olmayan silahlarini teslim edeceklerdi. Çeçen heyetine Çeçenistan Bassavcisi Osmati Imayev baskanlik etti.

Agustos 1995 Çeçenistan’da kimyasal silah kullanilmis olabilecegine iliskin belirtiler bulundugu bildirildi.

16 Agustos 1995 Çeçen Cumhuriyeti’nin baskenti Grozni’de süren baris görüsmelerinin kesilmesi ve taraflar arasinda gerginligin tehlikeli bir sekilde tirmanmasi ardindan bir grup Çeçen direnisçi silahini teslim etti.

25 Agustos 1995 Çeçen lideri Cahar Dudayev’e bagli güçler, cumhuriyetin ikinci büyük kenti Gudermes’te yönetime el koydugunu bildirdi.

28 Agustos 1995 Rusya’nin Budonnovsk kentine baskin düzenleyerek 30 Temmuz’da Rus-Çeçen heyetlerinin askeri bir anlasmaya varmalarina kadar giden görüsme sürecini baslatan Çeçenlerin ünlü savasçisi Samil Basayev, silahlarini teslim etmeyeceklerini söyledi.

5 Eylül 1995 Çeçenistan’da Cahar Dudayev yanlilari 6 Eylül 1991′de ilan edilen, ancak taninmayan bagimsizlik ilanlarinin yildönümünü cumhuriyetin çesitli yerlesim birimlerinde kutladilar.

16 Eylül 1995 Çeçenistan’in Alkhoi-mohk kasabasinda Rus uçaklarinin bombardimani sonucu üç kisinin öldügü, alti kisinin yaralandigi bildirildi.

4 Ekim 1995 Çeçenistan Cumhurbaskani Dudayev’in danismani Ramazan Kaytemirov, Rusya’nin Çeçenistan’da asil amacinin petrol yataklarina sahip olmak, boru hattini kullanmak ve askeri üs kurmak oldugunu açikladi.

20 Aralik 1995 Çeçenistan’in Gudermes kentini kusatan Rus askerleri yüzlerce sivili öldürerek kenti ele geçirdi. Ülkenin yüzde 70′ini kontrol altinda tutan direnisçiler, Ruslara agir kayiplar verdirdi.

9 Ocak 1996 “Yalniz Kurt” grubunun lideri Salman Rudayev, Kizilyar’a baskin düzenleyerek yüzlerce kisiyi esir aldi.

17 Ocak 1996 Salman Raduyev ve arkadaslari, Kizilya dan kaçarken kistirildiklari Pervomaiskoye köyündeki Rus kusatmasini yarmayi basardilar.

5 Subat 1996 Çeçenistan’in baskenti Grozni’de bagimsizlik yanlisi Çeçenler, Rus güçlerinin ayrilmasi istegiyle gösteriler baslatti.

8 Subat 1996 Grozni’deki gösterilere binlerce kisi katildi.

21 Nisan 1996 Çeçenistan Devlet Baskani Cahar Dudayev sehit edildi.

31 Agustos 1996 Savasin bitmesi, Rus askerinin Çeçenistan’dan çikarilmasi, keza uluslararasi prensipler dogrultusunda devletler arasi bir resmi anlasma yapilmasina hazirlik hususunda Hasavyurt Sözlesmeleri imzalandi.

27 Ocak 1997 Bagimsiz devletin anayasasina uygun olarak, uluslararasi kuruluslarin, dünyanin 60 ülkesinden gelmis olan bagimsiz gazetecilerin ve gözlemcilerin gözetiminde, ÇIC Baskanlik parlamento seçimleri yapildi. Aslan Mashadov, Baskan oldu.

12 Mayis 1997 RF ile ÇIC arasinda, Hasavyurt Sözlesmelerinin gelistirilmesi anlaminda; “RF ve ÇIC arasinda baris ve karsilikli iliskilerin prensiplerine dair anlasma” imzalandi. Anlasma, iki devletin baskanlari; Boris Yeltsin (RF) ve Aslan Mashadov (ÇIC) tarafindan imzalanmis olup, Rusya ile Çeçenistan Içkeriya Cumhuriyeti iliskilerine (uluslararasi
hukuk ve ilke ve esaslari dogrultusunda) devletlerararasi resmi statü kazandirdi.

12 Mayis 1998 “RF ve ÇIC arasinda baris ve karsilikli iliskilerin prensiplerine dair anlasma”, ÇIC parlamentosu tarafindan onaylandi. Rusya Federasyonu ile bir dizi baska anlasmalar da imzalanmisti. Ki bunlarin arasinda (Çeçenistan Içkeriya Cumhuriyeti’nin bagimsiz devlet statüsünü hukuken saglamlastiran) gümrük alaninda isbirligi gibi
anlasmasi da vardir. Günümüzde Rusya Federasyonu, uluslararasi hukuk ilkelerini ihlal ederek, ÇIC’ne karsi siyasi, ekonomik ve askeri abluka uygulamaktadir; ayrica savas sirasinda Çeçen devletine vurulan maddi zararin tazmini ile ilgili olarak üstlenmis oldugu yükümlülüklerin yerine getirilmesi de her vesileyle ertelenmektedir.

13 Mayis 1998 ÇIC Disisleri Bakanligi, Rusya Federasyonu ile Çeçen Içkeriya Cumhuriyeti arasinda resmi diplomatik iliskiler kurulmasi önerisini içeren resmi notayi RF Disisleri Bakanligina iletti.

Eylül 1999 Rusya’nin çesitli bölgelerinde ve Dagistan’da meydana gelen esrarengiz bombalama olaylarinda 250 kisi öldü. Rusya bu olaylardan Çeçenleri sorumlu tutarak askeri harekata basladi. Ancak daha sonra patlamalarin Rus gizli haber alma örgütü FSB (KGB) tarafindan gerçeklestirildigi ortaya çikti.
Alıntıdır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

İzlanda, jeolojik anlamda, yaklaşık olarak 20 milyon yıl önce başlayan Mid-Atlantik bölgedeki volkanik patlamalarla oluştuğundan genç bir adadır. Adada bulunan en eski taşların tarihleri ancak 16 milyon yıl öncesine kadar gider. İzlanda adasını oluşmasına da neden olan volkanizma hareketi bugün de aktifliğini korumaktadır.

İzlanda, yerleşimin olmadığı son büyük adalardan biri olarak kalmıştır. Pytheas tarafından “Thule” olarak adlandırılan adanın İzlanda olduğu önerilmiş olsa da bu olasılık çok düşüktür; çünkü Pytheas, adayı tarım bakımından oldukça zengin ve fazla sayıda süt, bal ve meyvenin olduğu bir ada olarak betimlemiştir. İnsanoğlunun bu adaya bastığı ilk tarih bilinmemektedir. Adada 3. yüzyıl Roma madeni paraları bulunmuş olsa da bu paraların adaya o zamanda mı yoksa daha sonra Vikinglerle beraber mi geldiği bilinmemektedir.

Edebiyat bakımından incelendiğinde bazı İrlanda keşişlerinin adaya Norslardan önce ayak bastığı önerilmiştir. Ancak bu tezi savunacak hiçbir arkeolojik kanıt yoktur. 12. yüzyıl bilgini Ari Þorgilsson, kitabı Íslendingabók’ta yazdığına göre, adaya ilk yerleşenler, adada, İrlanda keşişleri tarafından kullanılanlara benzer küçük çanlar bulmuşlardır. Ancak böyle kalıntılar arkeologlar tarafından bulunulamamıştır. Landnámabók adı verilen, İzlandalıların İzlanda’ya yerleşişini anlatan eski yazıtın zamanlarında bazı İrlandalılar, efsanevi kral Kjarvalr Írakonungr’un soyundan geldiğini savunmuştur.

Yerleşim Çağı (874-930)

Landnámabók’a göre, İzlanda, Norveç’ten Faroe Adalarına giden Naddoddr adı verilen İskandinav bir denizci tarafından keşfediliştir. Kitaba göre Naddoddr, seyahatinde yolundan sapmıştır ve de adayı bulmuştur. Adayı keşfettiğinde adaya “Snæland” (Kar Toprakları) adını verdi. İsveçli denizci Garðar Svavarsson da adayı yanlışlıkla keşfetmiştir. Geldiği toprakların bir ada olduğunu farkedince adaya “Garðarshólmi” (Garðar’ın Adası) adını verip kış boyunca Húsavík’te kalmıştır. Adaya bilinçli olarak deniz açan ilk İskandinav denizci Hrafna-Flóki (Kunduz Flóki) olarak da bilinen Flóki Vilgerðarson’dır. Flóki, Barðaströnd’ta bir kış boyunca kalmıştır. Kışın soğuk geçtiğinden akarsu üzerinden oluşmuş buzulları farkedip adaya hala kullanımda olan adını, yani “Ísland”yı (İzlanda) vermiştir.

İzlanda’daki ilk sürekli olarak yaşamış insan Norveç’li şef Ingólfur Arnarson olarak kabul edilir. Rivayete göre, Ingólfur kıyıya yaklaşırken karaya iki yontulmuş taş atıp onların indiği yere yerleşeceğine söz vermiştir. Karaya vardığında ise Reykjanesskagi adı verilen güneybatı yarımadasında taşları bulunca 874 yılında, ailesiyle birlikte İzlanda’ya yerleşmiştir. Bu yerleştiği yere, yerden yükselen jeotermal buharlar nedeniyle Reykjavík (Duman Körfezi) adını vermiştir. Burası bugüne kadar İzlanda’nın başkenti ve en gelişmiş yeri olarak kalmıştır. Ancak Ingólfur Arnarson’un ilk yerleşik yaşama geçen insan olmaması olasıdır. Bu insan, Garðar Svavarsson’un kölesi olan Náttfari olabilir. Náttfari, efendisi İskandinavya’ya dönünce geride kalmıştır.

Yukarda belirtilen tüm bilgilerin çoğu bilginin çelişkileri nedeniyle bir kaynak olarak kullanmayı reddettiği Landnámabók’tan (Yerleşme Kitabı) geldiğini belirtmek gerekir. Ancak yine de bu kitap, bu konudaki tek kaynaktır. Ayrıca arkeolojik buluntular, 870 yıllarında, Reykjavík çevresinde gerçekten de bir yerleşme olduğunu göstermektedir.

Ingólfur’dan sonra birçok Nors şefi onu takip etmiştir. Bu şefler, adaya, aileleri ve köleleriyle gelmişlerdir. Birçok kaynağa göre bu insanların çoğu Norveçli, İrlandalı ve İskoç’tur. İrlanda ve İskoçluların çoğu ise adaya Norveçli şeflerin köle ve uşakları olarak gelmiştir. Norveç’ten bu göç genellikle, Norveç kralı Haraldur Harfagri’nin (Güzel Saçlı Harald), Norveç’teki küçük krallıkları birleştirirken uyguladığı yıkımla açıklanır. Aynı zamanda Norveç’in batıdaki bölgelerin çok kalabalık olması da bu göçün sebepleri arasında sayılmıştır. İzlanda’ya yerleşim detaylarla Landnámabók’ta açıklanmıştır. Ancak bunun 12. yüzyılda, yani bu dönemden en azından 200 yıl sonra yazıya geçirildiği göz önünde bulundurulmalıdır. Ari Þorgilsson’un Íslendingabók’ı genellikle daha güvenilir olarak kabul edilse de burdaki detaylar daha azdır. Bu kitaba göre İzlanda’nın yerleşimi 60 yılda tamamlanmıştır ve bu bilgi büyük bir olasılıkla İzlanda’nın bu süre zarfında tüm bölgelerinin alındığını gösteriyor.

İzlanda Birliği (930-1262)

]930 yılında, şefler, “Alþingi” (İngilizce: the Althing) adı verilen bir birlik kurmuşlardır. Bu topluluk, her yaz, Þingvellir’de toplanıp hem yasaları hem de adli bazı konuları tartışmışlardır. Ancak kanunlar yazılmamış, bunun yerine bir “lögsögumaður” (kanun sözcüsü) seçmişlerdir. Bu birlik, bazen dünyanın en eski parlementosu olarak da gösterilir. En önemlisi, bu toplantılarda tek bir kuvvet yoktu ve bu nedenle de yasalar ancak halk tarafından koyuluyordu. Böylesi bir durum birçok kan davasına yol açıyordu. Bu tip olaylar da dönemin saga yazarlarına birçok konu vermiştir.

İzlanda, genellikle bozulmamış gelişmesini bu birlik dönemine borçludur. Bu döneme ayit yerleşimler güneybatı Grönland ve doğu Kanada’da dahi bulunmuştur. Eiríks saga Rauða ve Grænlendinga saga bu genişlemelerden bahsetmektedir.

İzlanda yerleşenleri genellikle pagandı ve 1000 yılında Hristiyanlık’a dönmeden önce Odin, Thor ve Frejya gibi tanrılara tapıyorlardı. 1000 yılında, Alþing, şeflerden biri olan Þorgeirr Ljósvetningagoði’i İzlanda’nın yeni dine geçip geçmemelerine karar verilmesi için seçildi. Seçilen şef, İzlanda’nın ismen Hristiyan olmasına ancak isteyenlerin pagan ritüellerine devam edebileceğine karar vermiştir. İlk İzlandalı peder, Ísleifr Gizurarson, 1056 yılında Bremen’li Adalbert tarafından kutsanmıştır.

İç Savaş ve Birlik Dönemi’nin sonu

11. ve 12. yüzyıla gelindiğinde güç Birlik yasalarının elinden az sayıdaki ailelerin ve onların liderlerinin eline geçmiştir. Yaklaşık olarak 1200-1262 arası, “Sturlungaöld” (Sturlunglar Çağı) olarak bilinir. Bu isim, Sturla Þórðarson ve onların çocukları Þórður, Sighvatur ve Snorri’den gelmektedir. Bu aile, İzlanda’daki güç için savaşan iki büyük klandan biridir. Bu savaş sırasında, klanların destekçileri olan çiftçiler liderleri için savaşmaya gittiklerinde tarım yapılamamış ve bu büyük bir zarar neden olmuştur. 1220′de Snorri Sturluson, Norveç kralı Hákon’un bir beyi olmasının ardından, onun yeğeni, Sturla Sighvatsson da 1235′te Norveç kralına bağlandı. Strula, Strunlungar ailesini, güç ve etkisiyle İzlanda’nın diğer klanlarına karşı savaşmaya ikna etti.

İzlanda Birliği 1262′ye kadar, yani Strunlungar Çağı’nın sonuna kadar, bağımsız kalmıştır. Ancak bunun ardından, Gamli sáttmáli (Eski Anlaşma) adı verilen bir anlaşmayı imzalayarak Norveç monarşisiyle birlikte bir birlik oluşturdu.

Bir Norveç-Danimarka derebeyliği olarak İzlanda

Anlaşmanın yapılmasının ardından geçen yıllar boyunca çok az şey değişti. Norveç’in yönetme gücünün yüksek olmasının yanında Alþingi yönetme ve yargılama gücünü kendi elinde tutmaya çalıştı. Ancak, İzlanda’nın Skálholt ve Hólaryine’deki iki papazı adada yerler almaya başlayınca, güç yavaşçana kilisenin eline geçmeye başladı. Norveç ve Danimarka 14. yüyzılın sonunda birleşince İzlanda’nın hakimiyeti Norveç-Danimarka’ya geçti. İki ülke 1814′te Kiel Antlaşması’yla ayrılınca, Danimarka adayı kendi elinde tuttu. İzlanda, coğrafi olarak Avrupa’dan dışlanmış gibi görünse de, İzlanda hiçbir zaman izole kalmamıştır. Belki Christopher Columbus’un bile geldiği bu adada, Orta Çağ ve erken modern dönem boyunca ticaret canlı bir şekilde yapılmıştır.

18. ve 19. yüyzıl ile 20. yüzyılın başı 

1783′te, İzlanda’daki Laki volkanının patlamasıyla, adada üç mil küp kadar lav yayıldı. Seller, küller ve tütmeler 9,000 kişinin ve de depolanan erzakların %80′inin sonunu getirdi. Bunun sonucunda oluşan açlıkla da İzlanda nüfusunun çeyreği öldü.

19. yüzyılda görülen adadaki iklim değişikliği nüfusun durumunu daha da kötüye götürdü ve özellikle de Manitaba, Kanada’ya toplu göçler gerçekleşti. Ancak bunun başka bir sonucu olarak da Avrupa’daki 18. yüzyıl romantizm ve milliyetçiliğinden etkilenen yeni bir milliyetçilik anlayışı ortaya çıktı. Jón Sigurðsson’un liderliğinden bir özgürlük savaşı başladı. Alþingi, yüzyıllar boyunca bir yargı organı olarka kaldı ancak 1800 yılında, sonunda sona erdirildi. 1843′te aynı adda başka bir birlik kuruldu ve bazıları bunun eski birliğin devamı niteliğinde olduğunu savunmuştur. İzlanda’daki ilk yerleşimden 1000 yıl sonra, 1874′te, Danimarka, İzlanda’ya iç işlerinde serbestlik tanıdı. Bu hak 1904′te daha da genişletildi. 1874′te yazılan anayasa ise 1903′te geliştirildi ve Reykjavík’ta kurulan İzlanda İç İşleri Alþingi’den sorumlu tutuldu. Danimarka’yla 1 Aralık, 1918′de imzalanan Birleşme Yasası’na göre, İzlanda, Danimarka’yla birlikte, aynı kral altında yönetilen özerk bir devlet olarak tanındı. İzlanda, bununla birlikte kendi bayrağını yarattı ve Danimarka’dan dış işleri ve savunma konularında İzlanda’yı temsil etmesini istedi. Yasa 1940′a kadar geçerli olucaktı ve anlaşmazlık durumunda üç yıl içersinde fes edilebilicekti.

İkinci Dünya Savaşı’nda İzlanda

9 Nisan, 1940′ta Danimarka’nın Almanlar tarafından işgaliyle birlikte İzlanda ve Danimarka arasındaki ilişkiler gerginleşti. Bunun sonucunda 10 Nisan’da İzlanda Parlementosu, Alþingi, daha sonra İzlanda’nın ilk başbakanı olacak Sveinn Björnsson’u, görevli seçerek dış işlerini kendi eline almaya karar verdi. Savaşın ilk yılında İzlanda, hem İngiliz hem de Alman kuvvetlerine karşı gelerek, nötrlük politikası izlemiştir. 10 Mayıs 1940′ta İngiliz ordusu, Reykjavík limanına Barışçıl Kuvvetler tarafından yürütülen istilayı gerçekleşmek için gelince, hükümet protesto kararını yayınladı. Ancak herhangi bir karşı saldırı düşüncesi ülkenin polislerinin çoğunun başkentten uzak bir kampta eğitim görmesinden dolayı ortadan kalktı. İstilanın ilk gününde, başbakan Hermann Jónasson bir radyo duyurusu yaparak İzlandalılara yabancıları konuklarıymış gibi karşılamaları konusunda çağrı yaptı. Hükümet, kısa bir sürede, Danimarka’nınkine benzer bir işbirliği yasası çıkardı.

Adanın istilalasının en kuvvetli olduğu noktada İzlanda’da 25,000 İngiliz askeri bulunuyordu. Bu durum, özellikle de Reykjavík çevresindeki işsizlik sorununu ortadan kaldırdı. 1941′in Temmuz’unda, İzlanda’nın savunma sorumluluğu, bir İzlanda-ABD savunma anlaşmasıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne geçti. İngiltere toplayabildiği tüm askerlerini kendi topraklarına daha yakın yerlerde tutmaya çalışdığı için, Alþingi’yi bir Amerikan himayesine ikna etmeye çalıştı. Bu zamanda İzlanda’da, 40,000 asker vardı.

Bir halk oylamasıyla, İzlanda, 17 Haziran 1944′te yasal olarak bağımsız bir ülke oldu. Danimarkalılar, bu olayın Danimarka’nın Nazi istilası altında olduğu bir zamanda olmasından rahatsız olmalarına rağmen, Danimarka kralı, Christian X, İzlandalılara bir kutlama mesajı yollamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası İzlanda

İzlanda, savaş esnasında, yabancı bankaların hesaplarında hatırı sayılır miktarda para biriktirdi. Alışılmadık bir biçimde, bir üç-partili çoğunluk kabinesiyle yönetilen hükümet, muhafazakarlar (Sjálfstæðisflokkurinn), sosyal demokratlar (Alþýðuflokkurinn) ve sosyalistlerden (Sósíalistaflokkurinn) oluşmaktaydı. Bu hükümet, biriktirilen paranın balıkçılık ve tarımda yapılacak olan yeniliklere yatırılmasında karar kıldı. Bu kararlar İzlanda’nın savaş zamanında sahip olduğu iyi yaşam şartlarını sürdürmek için alınmıştı. Hükümetin Keynesiyan ekonomik politikaları, ülkeyi gelişmiş bir endüstri ülkesi haline getirmeyi amaçlıyordu. Kurla oynama gibi yollarla, işsizliğin en düşük seviyede olması ve balıkçılık gibi ihracatların artmasının şart olduğu düşünülüyordu. Hem düzenli olmayan balık avlarına hem de balık ürünlerine dış ülkelerinin ilgisine bağlı olan İzlanda ekonomisi, 1990ların başına kadar oldukça belirsiz kaldı.

1946′nın Ekim’inde, İzlanda ve ABD hükümeti, İzlanda’nın savunma hakkının İzlanda’ya geri verilmesine karar verdi. Ancak, ABD, herhangi bir savaşın kızışması durumunda ordu kurma gibi haklarını, Keflavík’te korudu.

İzlanda Parlemento Binası’nın önündeki ayaklanma ve iç tartışmalara rağmen, İzlanda 30 Mart, 1940′ta NATO üyesi oldu. Ancak yaptığı anlaşmaya göre, ülke, hiçbir saldırgan harekette yer almayacaktı. 1950′de, Kore’deki anlaşmazlıklar ve NATO’nun isteklerinin etkisiyle, Alþingi ve ABD, Birleşik Devletler’in tekrar İzlanda’nın savunmasını ele alması gerektiğine karar verdi. 5 Mart, 1951′de imzalanan anlaşma, 2006′ya kadar süren Amerikan ordusunun İzlanda’daki varlığının kaynağı oldu.

Soğuk Savaş sonrası İzlanda

1991′de Özgürlük Partisi’nin başkanı Davíð Oddsson, sosyal demokratlarla birleşip bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümet, liberal market poliçelerini uygulayarak bazı küçük ve bazı büyük şirketleri özelleştirdiler. Bu zaman zarfında ekonomik sabitlilik artarken kronik enflasyon da büyük ölçüde düşürüldü. 1994′te de ise İzlanda Avrupa Ekonomik Alanı’nın bir üyesi oldu.

1995′te Davíð Oddsson Kalkınma Partisi’yle bir kualisyon hükümeti kurdu. Bu hükümet ise serbest piyasa stratejilerini uygulamaya sokarak iki ticari bankayı ve hükümetin Siminn şirketini özelleştirdi. Bu hükümet zamanında ekonomik ilerleme büyük ölçüde devam etti.

2004′te, Davíð Oddsson, 13 yıl görev yaptıktan sonra başbakanlığı bıraktı ve Kalkınma Partisi lideri Halldór Ásgrímsson bu görevi 2004 ile 2006 arasında yaptı. Onun ardından da Geir H. Haarde başbakanlığa getirildi.

2006 Mart’ında, ABD, İzlanda Savundma Kuvvetleri’nin büyük bir bölümünü çekmeye karar verdiğini açıkladı. 12 Ağustos, 2006′da son dört F-15 uçağı İzlanda hava sahasını terk etti. ABD, aynı yılın Eylül’ünde Keflavík üssünü kapayacağını resmi olarak açıkladı.

İzlanda, kendi ordusu olmayan tek NATO ülkesidir. Ancak yine de özel silahlar ünitesi, ufak bir filosu olan sahil güvenliği ve barış kuvvetleri olan bir polis kuvveti ülkede mevcuttur.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Arabistan Yarımadasının doğusunda, Basra Körfezine uzanan bir yarımada üzerinde kurulmuş bir ülke. Batısında Bahreyn Körfezi, güneyinde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri yer alır.

Târihi

Katar’ın târihi çok yenidir. Sami ırkından olan körfez halkı, İslâmiyetin yayıldığı yıllarda bütün Arap Yarımadası ve çevre yöreler halkı gibi İslâmiyeti kabul etmiştir. Katar, uzun yıllar bölge aşiret beylerinin emri altında yönetilmiştir.

Arap Yarımadasının Osmanlıların hâkimiyeti altına geçmesinden sonra, bâzan İran Safevîlerinin, bâzan Osmanlıların bâzan da Kaçarların egemenliği altına girmiştir. İngilizlerin Hindistan’a yerleşmelerinden sonra Katar Şeyhliği ile bir antlaşma yaparak, Katar dış işlerinde İngiltereye bağımlı iç işlerinde serbest bir ülke olmuştur. 1971’de İngilizlerin Basra Körfezinden çekilmesiyle diğer şeyhliklerle kurulan federasyona katıldı ise de aynı yıl federasyondan ayrılarak 1972’de bağımsızlığını ilân etti. Ülke hâlen şeyhlerin idâresi altındadır.

Fizikî Yapı

Ülkenin güneyini çöller kaplar. Kuzey kısmında ise otlaklar bulunur. En yüksek noktası batı kıyılarında yer alan kireç taşı tepecikleridir. Bu tepeciklerin yüksekliği 76 m kadardır. Kıyılarında alçak burunlar, dar körfezler, tuz yatakları ve mercan kayaları bulunur. Ülke sınırları içinde göl ve akarsu yoktur. Su ihtiyacı kuyulardan ve arıtma tesisleri vasıtasıyla denizden elde edilir.

Tabiî Kaynakları

Ülkede çöl iklimi hüküm sürdüğünden bitki örtüsü yok denecek kadar azdır. En önemli bitki toplulukları otlaklar ve çöl çalılarıdır. Ülkenin en önemli mâden kaynağı petrol kaynaklarıdır. Ayrıca sabkha adı verilen tuz yatakları bulunur. Kıyılarından bol miktarda inci çıkarılır.

İklim

Katar’da çok sıcak ve kurak iklim hüküm sürer. Yaz aylarında sıcaklığın 49°C’ye kadar çıktığı görülür. Kışın ise yağışlar sayesinde hava biraz serinler, fakat soğuk olmaz.

Nüfus ve Sosyal Hayat

520.000 nüfûsa sâhib olan ülkede, halkın büyük bir çoğunluğu başşehir Duha ve çevresinde yaşar. Nüfûsun % 73’ünü Araplar, % 20’sini İranlılar, % 7’sini Pakistanlılar meydana getirir.

Ülke halkının hemen hepsi Müslümandır ve büyük çoğunlukta Arapça konuşulur. Katar’da ilköğretim ücretsiz ve meburîdir. Okur-yazar oranı % 74,7’dir. Yetişkinlerin büyük çoğunluğu okuma-yazma bilmez. Yabancı ülkelerdeki üniversitelerde 2000’e yakın Katarlı öğrenci öğrenim görmektedir.

Siyâsî Hayat

Katar Şeyhi yönetimin mutlak hâkimidir. Bugünkü şeyh ise, Halife bin Ahmet es-Sani’dir.

Ekonomi

Ülkenin en önemli kaynağı petroldür. Petrol, Katar’ı yoksulluktan kurtarmış, refah bir memleket hâline getirmiştir.

Tarım: Eskiden Katar’da sulama yetersizliği sebebiyle tarım yapılamıyordu. Fakat bugün modern usûllerle sebze üretimi yapılmakta, hattâ ihrâç edilmektedir.

Çiftliklerin çoğunluğu Katarlılara âit olmasına rağmen Filistinliler tarafından işletilmektedir. Tarım ilâçlaması, tohumlama, rüzgâr kesici ağaçların dikilmesi, toprağın sürülmesi, Tarım Bakanlığı tarafından ücretsiz yapılmaktadır.

Sanâyi: Petrolün bulunması ülkede hayat seviyesini yükseltmiş, aynı zamanda gübre ve çimento sanâyiinin gelişmesine yol açmıştır. İnşâat sanâyii çok gelişmiştir. Ayrıca petrol işletme tesisleri ve rafineriler de bulunmaktadır.

Ticâret: Dışarıya en fazla petrol ve petrol ürünleri satar. İhrâcâtın % 95’ini ham petrol, geri kalanın büyük bir bölümünü tabiî gaz meydana getirir. Ayrıca dışarıya amonyak ve sebze de satar. Dışarıdan ise gıda maddeleri dâhil, birçok tüketim maddesi alan Katar’ın en fazla aldığı ürünler motorlu araçlar ve özel otomobillerdir. Genelde ticâretini Japonya, İngiltere, Hollanda, ABD, Fransa ile yapar.

Ulaşım: Ülkede 2000 km uzunluğunda karayolu vardır. Demiryolları ise gelişmemiştir. Hava ulaşımı Körfez ülkelerinin ortak hava yolları olan Gulf-Air tarafından sağlanır. Doha Havaalanı en önemli havaalanıdır.

Deniz ulaşımı ise Um Said ve Doha limanlarından sağlanır.

Coğrafi Verileri

Konum: Orta Doğu, Basra Körfezi kıyısında yarımada, Suudi Arabistan sınırında yer alır.
Coğrafi konumu: 25 30 Kuzey enlemi, 51 15 Doğu boylamı
Haritadaki konumu: Orta Doğu
Yüzölçümü: 11,437 km²
Sınırları: toplam: 60 km
sınır komşuları: Suudi Arabistan 60 km
Sahil şeridi: 563 km
İklimi: Çöl iklimi
Arazi yapısı: Daha fazla düzlükler ve kumla çakıllardan oluşan çöller yer alır.
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Basra Körfezi 0 m
en yüksek noktası: Qurayn Abu al Bawl 103 m
Doğal kaynakları: petrol, doğal gaz, balık
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %1
daimi ekinler: %0
otlaklar: %5
ormanlık arazi: %0
diğer: %94 (1993 verileri)
Sulanan arazi: 80 km² (1993 verileri)
Doğal afetler: Duman, toz fırtınası, kum fırtınası

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 769,152 (Temmuz 2001 verileri)
Nüfus artış oranı: %3.18 (2001 verileri)
Mülteci oranı: 20.12 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini)
Bebek ölüm oranı: 21.44 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini)
Ortalama hayat süresi: toplam nüfus: 72.62 yıl
erkeklerde: 70.16 yıl
kadınlarda: 75.21 yıl (2001 verileri)
Ortalama çocuk sayısı: 3.17 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)
HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.09 (1999 verileri)
Ulus: Katarlı
Nüfusun etnik dağılımı: Arap %40, Pakistanlı %18, Hintli %18, İranlı %10, diğer %14
Din: Müslüman %95
Diller: Arapça (resmi), İngilizce
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler
toplam nüfusta: %79
erkekler: %79
kadınlar: %80 (1995 verileri)

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Katar Devleti
kısa şekli : Katar
Yerel tam adı: Dawlat Katar
yerel kısa şekli: Katar
ingilizce: Qatar
Yönetim biçimi: İslam Hukukuna Dayalı
Başkent: Doha
İdari bölümler: 9 belediye; Ad Dawhah, Al Ghuwayriyah, Al Jumayliyah, Al Khawr, Al Wakrah, Ar Rayyan, Jarayan al Batinah, Madinat ash Shamal, Umm Salal
Bağımsızlık günü: 3 Eylül 1971 (İngiltere’den)
Milli bayram: Bağımsızlık günü, 3 Eylül (1971)
Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ABEDA, AFESD (Arap Ülkeleri Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Fonu), AL, AMF (Arap Ülkeleri Para Fonu), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), ESCWA (Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, GCC (Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDB (İslam Kalkınma Bankası), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), IFRCS (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu), IHO (Uluslararası Hidrografi Örgütü), ILO (Uluslarası Çalışma Örgütü), IMF (Uluslararası Para Fonu), IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), Inmarsat (Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı), Intelsat (Uluslararası Telekomünikasyon ve Uydu Örgütü), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), ISO (Uluslararası Standartlar Örgütü), ITU (Uluslararası Haberleşme Birliği), NAM, OAPEC (Arap Petrol İhracatçısı Ülkeler Örgütü), OIC (İslam Konferansı Örgütü), OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu), OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı), UN (Birleşmiş Milletler), UNCTAD (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı), UNESCO (Eğitim-Bilim ve Kültür Örgütü), UNIDO (Endüstriyel Kalkınma Örgütü), UPU (Dünya Posta Birliği), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı), WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü)

İletişim Bilgileri

Kullanılan telefon hatları: 142,000 (1997)
Telefon kodu: 974
Radyo yayın istasyonları: AM 6, FM 5, kısa dalga 1 (1998)
Radyolar: 256,000 (1997)
Televizyon yayını yapan istasyonlar: 2 (1997)
Televizyonlar: 230,000 (1997)
Internet kısaltması: .qa
Internet servis sağlayıcıları: 1 (2000)
Internet kullanıcıları: 45,000 (2000)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

1492′de Kristof Kolomb Küba adasını İspanyol sömürgesine kazandırdıktan sonra, 16.yüzyılın başlarında adada 7 koloni kentinden birisi olarak kurulmuş olan Küba,1898′e dek Latin Amerika’daki en güçlü ve en zengin İspanyol kenti olarak kalmış. Bu süre içerisinde yerli halkın ve İspanya’ya karşı çıkan İspanyol kökenli Kübalıların sömürge yönetimlerine karşı sürekli direnişlerine tanık olmuş 19.yy’ın son iki yılı ile 20.yy.ilk iki yılını (1898-1902) ABD egemenliği altında geçirmiş. 1902′de yine ABD’ye bağımlı bir diktatörlük dönemini yaşamış özellikle 1930′lardan 1959′a dek (Batsita döneminde) ABD’li milyarderlerin eğlence ve fuhuş merkezi haline gelmiş bir ülke.

Küba’nın sömürgeciliğe karşı mücadele tarihi adadaki yerlilerin 1492′de ansızın karşılarında gördükleri Kristof Kolomb’a karşı oklarıyla ve mızraklarıyla direnmeleriyle başlar. Yerli Kızılderililerin katledilmesiyle başlayan İspanyol sömürgeciliği ve direniş (60 yıl kadar da ABD destekli diktatörlük) Küba devrim sürecine kadar devam eder (200 bin olan Kızılderili yerli nüfus 50 yılda katliamlarla 5 bine düşer).

Küba, geçen yüzyıllarda köleciliğin en yüksek düzeylerde uygulandığı bir ülke, örneğin 1760′larda tüm nüfus ancak 150 bin kadarken adaya getirilen Afrikalı kölelerle bu rakam 100 yıl içinde 1,3 milyona tırmanmıştır.

1850′lerden itibaren ABD’nin Küba’yı ele geçirme faaliyetleri başlar. Yatırım boyutlarıyla ekonomik-siyasal yoğunluk içinde 1898′de ABD işgaline kadar sürer. Bu dönem aynı zamanda Jose Marti’nin efsaneleşen direnişiyle ulusal önderlik geleneğinin güçlendiği yıllar (1860-1890). 1890′larda Jose Marti önderliğinde başlayan direnişi İspanyollar önleyemez. O dönem Küba nüfusunun yüzde 5′i olan 100 bin kişi bu direnişler sırasında öldürülür. Jose Marti de 1895′te savaş alanında öldürülür.

Jose Marti, 19. yy Latin Amerikasında sömürgeciliğe karşı çıkışın ve dünyanın ilk anti-emperyalist savaşçılarından biridir. Marti 1892′de Patria/Vatan gazetesini çıkarmaya başlar. Aynı yıl kurulan Küba Devrim Parti’sine Genel Başkan olur. Mayıs 1895′te öldürülene kadar Küba’nın bağımsızlık mücadelesinin önderi olur. 1959 devrimi Marti’nin düşünün başka bir aşamada gerçekleşmesidir.

1898′de ABD’nin devreye girerek, İspanya’ya savaş açmasıyla Ada (Küba) ABD denetimine geçer (Küba’da ABD işgali başlıyor). ABD “Paris Antlaşması” olarak geçen, bu işgal antlaşmasıyla, Guantanamo’da bir üs kurup (halen varlığı devam eden ve cezaevine dönüştürülen) işbirlikçisi Palma yönetimine adayı devredip 1902′de adadan çekilir. 1933′de yine ABD desteğiyle iktidara gelen Batista döneminde Küba ekonomisi turizm adı altında fuhuş, kumarhane işletmeciliği ve her tür kaçakçılığın “kara para merkezi” oluyor. Bu dönemde tarım alanlarının yüzde 75′i, hizmet sektörünün yüzde 90′ı ve şeker üretiminin yarıya yakını ABD’li ve diğer yabancı sermayeli şirketlerin elindedir.

Küba Devrimi’nin Fidel’le başlayan süreci ise, 1953 Moncado Kışlası baskınıyla başlar. Bu baskınla ilk silahlı mücadele çıkışını yapan Castro, önce hapsedilir. Sonra Meksikaya sürülür. 2 Aralık 1956′da Fidel ve Che’nin de aralarında bulunduğu 82 devrimcinin Küba’nın doğu sahillerine çıkmasıyla başlayan mücadelenin ikinci dönemi 1959 Ocak başlarında zafere ulaşır.

Küba Halkının Sahip Çıktığı Devrim

Küba halkının 47 yıldır sahip çıktığı bir devrimin, halka ilişkin yarattığı değerlere baktığımızda 47 yıl abluka altında yaşayan bir toplumun devrimine-onuruna her şeye rağmen neden sarılmakta olduğunu anlıyoruz. ABD’nin bütün çabalarına ve 70 milyar dolarlık bir maliyet yaratan ablukaya rağmen, Küba halkı kendi imkanlarıyla, hayatı ve devrimini korumaya devam ediyor.

Küba, devrimden önce zenginler için kumarhane, eğlence ve fuhuş merkezi olan bir ülkeyken, bugün ise insani değerlerin, kolektif yaşamın, enternasyonalist dayanışmanın ve sosyalizmin örnek değerlerinin her gün çoğalarak ve kıtaya enerji ya…. yoluna devam ettiği bir ülkedir. Devrimin sağladığı başarılardan bazılarına baktığımızda bu gerçekliği görmekteyiz.

Devrimden Sonra;

*60 yeni üniversite açılmıştır (Dünya ve bölgede sağlık alanında oldukça başarılı Tıp Fakültesi ağırlıklı).

*Onbinlerce spor kompleksi, Kültür Merkezi ve Enstitüler açılmıştır (sağlıklı bir kuşak ve sosyalizmin kültürel anlamda yerleşmesini sağlamak amaçlı).

*ABD’de binde 12, Türkiye’de binde 80 olan çocuk ölüm oranlarını binde 6′ya kadar düşürmüş bir ülke.

*Koruyucu hekimlik dalında çok ileri bir noktada olan Küba’da, ortalama yaşam süresi erkeklerde 75 kadınlarda 77′ye kadar yükselmiştir.

*Küba’da okuma yazma oranı %100 ve dokuzuncu sınıfa kadar zorunludur.

*Oy verme yaşı 16, sendikalaşma oranı yüzde 95′tir.

*Küba”da yaşayan herkes sağlık ve eğitim hizmetlerinden ücretsiz yararlanır.

*Her aileye, aile büyüklüğüne göre konut tahsis ediliyor ( sokakta yaşayan kimse yok).

*Küba enternasyonalist dayanışma anlamında Latin Amerika ve 3. Dünya ülkelerine binlerce doktor gönderen ve bu ülkelerden 17.000 Tıp öğrencisine ülkesinde ücretsiz eğitim veren tek ülkedir.

*İşsizliğin olmadığı Küba’da, her 100-120 aileye bir doktor düşüyor.

*Bütün yöneticiler yılda bir ay tarlalarda ya da üretimde çalışıyor.

*Nüfusu 11 milyon olan Küba’nın (yüzde 66’sı beyaz, yüzde 12’si zenci, yüzde 20 kadarı melez) tüm vatandaşları ırk ayrımı olmaksızın Halk Parlamentosunda eşit temsil ediliyor.

*Her ailenin gıda karnesi ve sağlıklı beslenme hakkı anayasal güvence altındadır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Vatikan, dünyanın en küçük ülkesidir. Roma kentinde bulunan bu devletin toprağı 0,4 kilometrekareyi geçmez. Bu kadar küçük olmasına rağmen Vatikan’ın dünya devletleri üzerindeki etkisi İtalya’dan bile büyüktür. Çünkü Vatikan Devleti Hıristiyanlığın en büyük mezhebi olan Katolik Kilisesi’nin merkezidir. Kilisenin başkam olan papa burada oturur.

Tarihte Vatikan

Vatikan eskiden epeyce büyük bir devletti. Toprakları 45,000 kilometrekareyi, nüfusu 3,5 milyonu buluyordu. Sonra, topraklarını komşu İtalya krallıklarına kaptırdı. İtalya Krallığı kurulunca da şimdiki gibi kendi küçük kentçiğiyle sınırlandı. 1929 yılında İtalya Krallığı ile yapılan Laterano Antlaşması’yla Vatikan’ın bağımsızlığı tanındı. Papa bu din devletinin hem dinsel başkanı, hem siyasal başkanıdır.

Papanın oturduğu Vatikan Sarayı Roma’nın kuzeyindeki bir tepe üzerindedir. Ünlü San Pietro Kilisesi de buradadır. Devletin bayrağı, ordusu, parası, özel radyo istasyonu v.b. vardır. 200 kişilik Vatikan ordusunda gönüllü İsviçreli muhafızlar görev yapar. Askerlerin silâhları ve kıyafeti XV. yüzyıldaki gibidir.

Yönetim

Vatikan’ı papa yönetir. Yerel yönetim papanın seçtiği bir valiye verilmiştir. Devletin geliri, yeryüzündeki bütün Katoliklerin bağışlarıyla İtalya Devleti’nin yardımından oluşur. Vatikan’ın en yüksek yönetim organı Kardinaller Meclisi’dir. 70 üyeli bu meclis kendi üyeleri arasından papayı seçer. Üyeler bu meclise seçildiler mi ömür boyu üye kalırlar. Yeni seçilen papa kendi adını kullanamaz, ona ruhanî bir papa adı verilir. Vatikan’da Osservatore Romana adlı günlük bir gazete, Osservatore della Domenica adlı haftalık bir dergi yayımlanır.

Vatikan Sarayı

Vatikan’da San Pietro Kilisesi’nin kuzeyindeki yapılara Vatikan Sarayı denir. XIII. yy.da kurulan ilk yapı, zamanla yapılan eklerle genişledi ve tamamlandı. 1377′de papalık Avignon’dan Roma’ya taşınınca papalar burada oturmağa başladılar. Mimar Bramente, saraya son şeklini vermiştir. Sarayın avlusu, odaları ve salonları Raffaello, Fra Angelico, Pinturicchio gibi ünlü ressamların resimleriyle süslenmiştir.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Tarihçiler Yunanistan tarihini üç büyük bölüme ayırırlar; Eski Yunan tarihi, Orta Devir-Bizans tarihi ve Yeni Yunanistan tarihi. M.Ö. (2000-146) tarihleri arasında hayat süren Eski Yunanlıların bu devirleri de dört bölüme ayrılır; M.Ö. (2000-500) yıllarına kahramanlık seneleri ve ilk olimpiyat seneleri adı verilir. M.Ö. (500-400) yıllarında meydana gelen İran savaşları, medeniyet seneleridir.

M.Ö. (400-300) yılları eski Yunanlıların gerileme devridir. İskenderin Makedonya, Tiva ve İsparta istilaları bu devre dahildir. M.Ö. (300-146) tarihleri dördüncü ve son devirdir. Bu son devre aynı zamanda Helenistik Dönem de denir. M.Ö. 146 yılında Roma İmparatorluğunun idaresi başlar. Romalılar M.S. 395′te ikiye ayrılınca Yunanlıların Orta Dönem ve Bizans tarihi başlar. Bizans İmparatorluğunun ilk hükümdarı Konstantin’dir.

Konstantin 330 yılında, Doğu Roma’nın Bizans şehrini alarak ismini “Constantinople” şeklinde değiştirdi. Konstantin’in 378′de ölümüyle birlikte, imparatorluğun 1081′de başlayan gerileme dönemine kadar, sırasıyla Teodosiu, Lostianu, Iraklios, Isavroslar ve Mekadonya dönemleri geçti. Gerileme devri, Fatih Sultan Mehmed Hanın 1453 yılında “Constantinople”u alarak “İstanbul” yapmasıyla son buldu. Böylece yaklaşık 1000 yıllık Bizans İmparatorluğu tarihe gömüldü.

Fatih’in İstanbul’u fethetmesi, dünya tarihinin olduğu gibi Yunan tarihinin de dönüm noktasıdır. Artık Yunan Devleti kalmamış ve Yunanistan toprakları bir Osmanlı eyaleti olmuştu. Atina 1458 sonbaharında Osmanlı topraklarına katıldı. Fatih Sultan Mehmed Han hemen Atina’ya geldi ve dört gün kaldı. Türk ve Yunan arşivlerine göre Atina’da Türk idaresi zamanında tekke, küçük kervansaray, çeşme ve sebillerin dışında 9 cami ve tam teşekküllü bir medrese yapılmıştı. Bunlar; Mescidi İsmaili, Fethiye Camii, Yeni Cami, Aşağı Şadırvan veya Voyvoda Camii, Sofya veya Hüsnü Bey Camii, Sütunlu Cami, Akropol eteğindeki cami, Küçük Cami, Kafisiye Kazası Camii ve Ravaklı Medrese. Osmanlıların 400 sene hakim olduğu bu yerlerdeki eserlerden bugün minaresi yıkılmış iki camiyle bir medrese kapısı kalmıştır. Diğerlerinin ise izleri bile kalmamıştır.

Yunanlılar 400 yıl kadar rahat ve huzur içinde Osmanlı tebeası olarak yaşadı. 1821 yılında, Osmanlı Devletinin gerilemeye başladığı dönemlerde, Avrupalıların kışkırtmalarıyla Yunan isyanı çıktı. İsyandan sekiz yıl sonra Yunanistan Krallığı kuruldu. 1832-1913 yılına kadar Danimarka asıllı krallar tarafından idare edildi.

Yunanistan, bundan sonra 1923 yılına kadar Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve iç karışıklıklarla uğraştı. Müttefiklerin yardımıyla Yunanlılar “Megalo İdea” hülyası ile, “Helen İmparatorluğu”nu yeniden kurmak üzere 15 Mayıs 1919′da İzmir’i Batı Anadolu topraklarını işgal ettiler. Çok geçmeden, Türk Ordusu karşısında tutunamayarak 1922′de hayalleriyle birlikte denize döküldüler.

Bu yenilgiyle birlikte Yunanistan’da iç karışıklıklar başgösterdi. 1923 yılında yapılan halk oylamasıyla Yunanistan Cumhuriyeti ilan edildi. Fakat 1926′da General Theodoros Pangalos diktatörlüğünü ilan etti. 1935 yılında monarşik idare yeniden ortaya çıktı ve Helen Kralı, George II, tahta geçti. İkinci Dünya Savaşı patlak verince, Yunanistan 1940 yılında İtalya’dan bir ültimatom aldıysa da bunu reddetti. Fakat ardından Alman, İtalyan ve Bulgarlar ülkeyi işgal etti.

1944 yılında işgal kuvvetleri ülkeden çekildi. Ülkede tekrar iç karışıklıklar başgösterdi. Ülkeye sızmış komünist güçler, Kralcılar ve İngiliz birlikleri tarafından mağlup edildi. 1947′de yapılan yeni bir halkoylamasıyla George-II, idareyi eline aldı. Daha sonra yerine kardeşi Paul-I geçti.

Komünistler 1947-1949 yılları arasında tekrar karışıklıklar çıkardılarsa da, ABD’nin yardımıyla dağıtıldılar. 1963 yılına kadar ülke, Karamanlis hükümetince yönetildi. Bu tarihteki seçimleri Merkez Partisi kazandı. Ülke içinde yeniden karışıklıklar çıktı 1967 yılında Albay Papadopoulos ihtilalle idareyi eline geçirdiyse de 1973 yılında General Demetrius’un yeni bir ihtilaliyle idareyi kaybetti. 1974 yılında Kıbrıs problemi ortaya çıktı. Türk ordusunun “Barış Harekatı” Yunanistan’da iktidar değişikliğine sebep oldu. Yunan askeri cuntası dağıldı. Yerine Karamanlis hükümeti geldi.

Yunanistan, 1974 yılında referandumla yeniden Cumhuriyet oldu. 1981′de Avrupa Ekonomik Topluluğuna katıldı. 1981 ve 1985 seçimlerini PASOK (Panhelenik Sosyalist Hareket) partisi kazandı. Haziran 1989′da yapılan seçimlerde PASOK ikinci parti durumuna düştü. Seçim sonuçları hiçbir partiye hükümet kurma imkanı vermedi.

Geçici hükümet altında Kasım 1989′da yapılan erken seçimlerde de hiçbir parti hükümet kuramayınca, Nisan 1990′da yeniden ikinci kez erken seçime gidildi. Meclisteki sandalye sayısının bir fazlasını kazanan Yeni Demokrasi Partisi hükümet kurdu. Hükümetin kurulmasından sonra yapılan seçim neticesinde Karamanlis ikinci kez cumhurbaşkanı oldu.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

Bugünkü Yugoslavya topraklarında yaşadığı bilinen ilk kavim İlliryalılardır. Daha sonra Islav grupları Yugoslavya’ya göç etmişlerdir. Beşinci yüzyılda artık Yugoslav topraklarında İlliryalılar kalmamıştır. Islavlar tarih boyunca daima başkaları tarafından yönetilmişlerdir. Avusturyalılar, Macarlar, İtalyanlar, Türkler ve Fransızlar değişik zamanlarda bunları idareleri altına almıştır. En uzun ve önemli dönemleriyse Türk idaresinde kaldıkları yıllardır.

Sırbistan olarak bilinen ülke toprakları 1389 yılında yapılan Kosova Savaşıyla Osmanlılara bağlı bir derebeylik olmuştu. Sırp halkı uzun yıllar Osmanlı idaresinde kaldı. Osmanlı Devletinin zayıflamaya başladığı yıllarda Balkanlarda çeşitli isyanlar çıktı. Bu isyanlardan biri de Sırp İsyanıdır. 1878 Berlin Antlaşmasıyla Sırbistan, bağımsız bir krallık oldu. Böylece 500 yıllık Osmanlı idaresi sona erdi.

Balkan Harpleri esnasında, Osmanlı Devleti oldukça zayıflamıştı. Bu durumdan istifade eden Sırplar 1913 yılında eski Sırbistan ve Makedonya’yı da alarak topraklarını genişlettiler. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökünce Hırvatistan,Dalmaçya, Bosna-Hersek, Slovenya ve 1389′dan beri bağımsız olan Karadağ toprakları üzerindeki mevcut, Slovenler, Hırvatlar, Boşnaklar ve Sırplar, Sırbistan Krallığı adı altında birleşti. Daha sonra bu krallığın ismi “Yugoslavya” şeklinde değiştirildi. Bu krallık 1929 yılına kadar devam etti. Bundan sonra ülke 1934 yılına kadar Kral Aleksandır-I’in diktatörlüğü altında kaldı. Onun öldürülmesiyle yönetim vekiller heyetine geçti.

Yugoslavya 1941 yılında Almanlar tarafından işgal edildi. Ülke içinde gerilla harpleri baş gösterdi. Rusya’dan destek alan Mareşal Josep Broz Tito, 1943 yılında ülkenin kontrolünü eline geçirdi. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanlar, Yugoslavya’dan geri çekildiler. Tito, iç harp esnasında muhalifi olan Draja Mikallaviç’i 1946 yılında idam ettirdi. Bu arada Yugoslavya 1945 yılında cumhuriyet oldu. Ardından 1946 yılında birleşik cumhuriyet haline geldi. Tito, hükümet başkanlığına getirildi.

Tito, Stalin’den farklı bir sosyalist siyaset takip etti. 1968 Çekoslovak hareketinde, Rusya’ya muhalefet etti. Batılı ülkelerle ticari münasebetler içine girdi. 1972 yılında Hırvatistan Cumhuriyetinde olaylar çıktıysa da kısa sürede bastırıldı. Tito, 1979 yılında yapılan altı zirve toplantısı neticesinde Castro ile olan mücadelesini kazandı ve Üçüncü Dünya diye bilinen bağlantısızlar teşkilatını Rusya’nın nüfuzundan kurtardı.

Başkan Tito, 1980 yılında ölünce yerine Kollektif Başkanlık idaresi geldi. 1984 yılında devlet başkanlığı Veselin Djuranovic’e verildi. 1989′da görülen ekonomik ve siyasal bunalım, Hırvatistan ve Slovenya cumhuriyetleri arasında ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Aynı yıl doğu blokunda görülen yenileşme hareketleri Yugoslavya’ya da yansıdı ve 1990′da çok partili düzene geçildi.

1991′de başlayan cumhuriyetler arasındaki iç savaşın neticesinde aynı senenin sonlarında Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Karadağ ve Sırbistan birleşerek Yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyetini kurdular.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags:

M.Ö. 3. yüzyılda Viet kabileleri, Çin’in Kanton şehrinden Orta Vietnam’a kadar uzanan Nam Viet Devletini kurdular. M.Ö. 111′de Nam Viet Devleti yıkılınca, Vietler Çin hakimiyeti altına girdiler. Uzun bir savaştan sonra Çinlileri Kızıl Nehir Vadisinden çıkaran Vietnamlılar M.S. 939′da bağımsızlıklarını kazandılar. Vietnam 15. asır başlarında Çin tarafından tekrar alındı ise de, kısa bir süre sonra 1427′de tekrar bağımsızlığına kavuştu. 1887′de Tonkin ve Annam’la birlikte Kamboçya ve Laos, Çinhindi Birliği içinde teşkilatlandı. Yönetim bir Fransız Genel Valisine verildi.

Fransa’nın ülkeyi ekonomik yönden sömürmesi ve siyasi baskısı, Fransız yönetimine karşı kuvvetli bir milli direniş hareketine sebep oldu. 1930 ve 1945 yılları arasında Fransa’ya karşı hareketlerde komünistler en kuvvetli grup olarak ortaya çıktılar. Bunlar 1941′de Vietnam Bağımsızlık Cemiyetini (Vietminh) kurarak komünist olmayan birçok grupları da kendilerine çektiler.

İkinci Dünya Savaşında Vietnam’ı işgal eden Japonya 1945′te teslim olunca, Vietminh birlikleri Hanoi’de iktidarı ele geçirdiler. Liderleri Ho Chi Minh Vietnam’ın bağımsızlığını ilan etti. Fransa güneyde milli ihtilali bastırmayı başardı. Fakat kuzeyde sömürge rejimini yeniden kurmak istemesi, Çinhindi Savaşlarının patlak vermesine sebep oldu. 1946′dan 1954′e kadar devam eden savaş, Fransa Dienbienphu Muharebesinde bozguna uğrayınca son buldu.

21 Temmuz 1954′te Cenevre Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma kararlarına göre geçici olarak ülke, kuzeyde komünist kontrolündeki Demokratik VietnamCumhuriyeti, güneyde Vietnam Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı devlete bölündü. Bölünme hattı 17. paraleldi. Bu bölünme hattı 1956′da yapılacak olan genel seçimlerle kaldırılacaktı. Fakat genel seçimler yapılmadı. Bunun üzerine Kuzey Vietnam, Güney Vietnam hükümet başkanı Diem’i düşürmeyi hedef alan bir terör kampanyası başlattı.

1960′ta Diem ve Vietcong olarak bilinen komünist gerillalar arasındaki mücadele şiddetli bir iç savaşa dönüştü. Güney Vietnam ABD tarafından, Vietcong ise Kuzey Vietnam tarafından destekleniyordu. Diem komünistlerle baş edemeyince, 1963′te subaylar bir darbe yaparak hükümeti devirdi. Diem’in düşüşü birbirini takip eden birçok askeri darbeleri peşinden getirdi. Siyasi bir istikrarsızlık dönemi başladı.

Vietcong ve Kuzey Vietnam birlikleri baskısı altındaki Güney Vietnam’ın çöküşünü ancak ABD müdahalesi engelledi. Amerikan yardımıyla Güney Vietnam ordusunun kuvveti üç kat arttı. 1964′te ABD, komünist kuvvetlerin artan taarruzlarına cevap olarak Kuzey Vietnam’ı bombalamaya başladı. Nisan 1969′da 543.000′e ulaşan Vietnam’daki Amerikan kuvvetleri Başkan Nixon’un emriyle Temmuz 1969′dan itibaren yavaş yavaş çekilerek azaltılmaya başlandı. 27 Ocak 1973′te Paris’te ABD, Kuzey ve Güney Vietnam ve Vietcong arasında bir ateşkes antlaşması imzalandı. Fakat bu anlaşma kararlarına hiç uyulmadı.

1974′te Güney Vietnam’a Amerikan yardımı, ABD kongresi tarafından durduruldu. Çinhindi’nin her tarafında iki yıl boyunca çetin muharebeler devam etti. Kuzey Vietnam 1975′in ilk aylarında merkezi Vietnam’da kalan son Güney Vietnam kuvvetlerine taarruza başladı. Güney Vietnam’ın geri çekilme harekatı bozguna dönüştü. Saygon rejimi 30 Nisan’da teslim oldu. Geçici bir ihtilal hükümeti, kontrolü ele geçirdi ve komünizmi yerleştirmek için adımlar atıldı. Bütün işyerleri ve çiftlikler devletleştirildi.

165.000′i ABD’ye olmak üzere binlerce Vietnamlı diğer ülkelere iltica etti. Ülkenin iki tarafının Millet Meclisleri toplanarak 2 Temmuz 1976′da Vietnam tekrar birleştirildi. Kuzey Vietnam’ın başşehri, bayrağı, marşı, amblemi ve parası ülkede geçerli oldu. Hemen hemen yüksek hükümet kademelerinin hepsine eski Kuzey Vietnam hükümetinin görevlileri getirildi. Vietnam İç Savaşı bütün Vietnam’ın Rus peyki olmasıyla neticelendi. Güney Vietnam’daki ABD üsleri Rus üsleri oldu.

Sivillere karşı saldırı ve zulüm devam ederken 1977-1980′de Kamboçya ile şiddetli bir savaş patlak verdi. Vietnamlı azınlıkların deniz yolu ile veya karadan Kamboçya üzerinden artan kaçış hareketleri üzerine, 1983′te Vietnam, Kamboçya’daki mülteci kamplarına taarruzda bulundu. 140.000 Çin asıllı Vietnam’ı terk edince Çin ile münasebetler bozuldu ve Çin ekonomik yardımı kesti. Çin, Vietnam’ın dört sınır eyaletine taarruz etti. Birçok ekonomik hedefleri tahrip etti.

Vietnam, Çin saldırılarını püskürtmekle birlikte büyük ekonomik kayıplara uğradı. Parti genel sekreteri olan ve ülke yönetiminde ağırlığını koruyan Le Duan’ın ölümü üzerine, Vietnam’ın siyasetinde değişiklikler oldu. 1989 sonlarında Vietnam birlikleri Kamboçya’dan çekilmeye başladı. Buna bağlı olarak ABD ile ilişkilerin normale dönmesi gündeme geldi.

Nisan 1992′de Milli Meclis 1980′den beri yürürlükte olan anayasanın yerine yeni bir anayasa kabul etti. Yeni anayasayla devlet konseyi ve Bakanlar Kurulu kaldırıldı. Devlet Konseyi başkanından daha fazla yetkilere sahip Cumhurbaşkanlığı makamı kuruldu. Sandalye sayısı 496′dan 295′e indirilen meclis için Temmuz 1992′de seçimler yapıldı. Yeni meclis eski savunma bakanı Le Duc Anh’ı cumhurbaşkanlığına seçti. Ekonomi 1992′de hızlı bir gelişme gösterdi. Aynı sene Rusya burada bulunan üslerdeki gemilerini ve askeri danışmanlarının hepsini geri çekti. Amerika ve yakın komşuları ile diplomatik ilişkileri yeniden başladı.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tags: